14 Kasım 2008 Cuma

Fatiha’nın kalbime açtığı yol - senai demirci

Fatiha’nın kalbime açtığı yol ...

VuSLaT:

Her gün dilimize değen, kalbimize de değmesi gereken Fatiha, Kur’ân’ın ifadesiyle 'şifa' saklar içinde.

Dertlerimizin devası, yalnızlıklarımızın çaresi, Kur’ân’ın sonsuz ve dipsiz anlam denizinin derinliklerinde inciler gibi bekler bizi. Çoğunlukla, kıyıda kalıp denizin suyunu elden geçirerek incileri bulmaya çalışırız. Islanmayı göze alıp denizin içine dalmak ise nadiren yaptığımız bir iştir. Fatiha’nın bize neler söylediği konusunda elbette ki satırlar yetmez. Ancak Fatiha’nın hissettirdikleri konusunda her birimizin özel bir güncesi olması gerekmez mi? Dilimize Rabbimizin değdirdiği bir dua olarak Fatiha, Rabbimizin 'Benden bunları isteyin ki vereyim!' ya da 'bunları size vereceğim, yeter ki Benden isteyin!' demesi değil midir? Rabbimizin bizden neyi isteyeceğimizi öğrenmemizi istemek üzere kalbimize söylediği Fatiha, O’nun bize 'sonsuz anlayış'ını da seyredebileceğimiz bir ayinedir. Fatiha’nın aynasında nasıl 'sonsuz bir anlayışla' ağırlandığımızı seyretmeye çağırıyorum sizi.

Hamd [olsun]: Varlığın boş yere ve rasgele değildir. Burada çaresiz, amaçsız ve sahipsiz değilsin. Öylesine ya da tesadüfen var olmuş değilsin; sen var edildin. Varlığın yokluğuna bilerek ve isteyerek tercih edildi. Önüne sonsuz genişlikte bir sofra konuldu. Duyguların ve bedenin, hayallerin ve ideallerin besleniyor. Hiç ummadığın bir yerdesin ve hiç beklemediğin güzellikler içindesin. Şimdi, 'Tabii ki, bunlar benim hakkım!' diyerek şımarman mı gerekir yoksa derin bir mahcubiyetle minnettarlığını ifade etme telaşına mı kapılman gerekir? Onun için teşekkür et. Minnettar ol. Hamd et.

Rabbine âlemlerin: Seni var eden, sana eşlik edecek âlemler de var eyledi. Onları ve seni terbiye ediyor. Her şeyi sana uyumlu kılıyor. Her şeyi sana sevimli eyliyor. Ne senin varlığın ne de diğerlerinin varlığı anlamsız ve boştur. Gördüğün her şey, seni çevreleyen herkes, senin gibi bile-isteye var edildi. Varlıkları yokluklarına tercih edildi. Yabancı ve yabanî bir yerde değilsin. Her şey seni terbiye eden Rabbinden terbiye almış. Bütün bir kâinat kardeşindir. Kardeşlerin arasındasın. Herkes senin için var edilmiş, senin için yaşıyor. Her şey sana dostluk elini uzatıyor. Dostlarının yanındasın. Telaşlanma. Korkma.

Rahman O, Rahîm O: Sana şefkat eden bir Rabbin var; sahipsiz değilsin. O seni ve diğerlerini şefkatle terbiye ediyor. Herkesi merhametinin kucağında ağırlıyor. Seni sevdiği için var eyledi. Seni severek var eyledi. Senin varlığından hoşnut. Varlığın O’na yük değil. Yaşaman O’na ağır gelmez. Seni beslemek ve büyütmek O’na zor değildir. Rabbin seni seviyor. Rabbin senin sevdiklerini de seviyor. Rabbin sevdiklerini sevmeni seviyor. Rabbin sevdiklerini sevindiriyor. Rabbin sevdiklerini sevindirmeni seviyor. Üzülme. Endişe etme.

Din gününün sahibi O: Ayrılıklara ve vedalara üzülüyorsun. Sevdiklerin gidiyor, sevenlerin uzaklara dağılıyor. Kalbin acı çekiyor, ağlıyorsun. Merak etme; seni var eden Rabbin senin kalbini de biliyor. Senin çektiğin acıları ve hüzünleri senin bildiğinden daha çok biliyor. Her şeyin dağıldığı gün, her işin sonlandığı gün sana ve sevdiklerine sahip çıkar Rabbin. Uzaklara gitmene gerek yok; her gününü ‘gün’ eden, sabahı pencerene getiren, gündüzü sana aydınlık eyleyen, geceyi uykunun ve dinlenmenin döşeği eyleyen O’dur. Akşamla veda eden her günü, yeni bir sabahla sana getiren, sana bütün zamanlarda, ebediyen sahip çıkacaktır. Emin ol!

Yalnız Sana kulluk ederiz: Şimdi yüzünü O’na dön. Başkasından medet umma; herkese ümit ve medet veren Rabbindir. Şimdi sadece O’na yönel. Başkalarının peşinde koşup yorulma; seni biricik eyleyen ve önemli kılan Rabbindir. Korkma; O seni kalabalıkta unutup bırakmaz. Endişe etme; O seni yolda bırakıp terk etmez. Telaşlanma; O sana arkasını dönüp gitmez.

Yalnız Senden yardım dileriz: Her ihtiyacını O’ndan iste. Başkaları sana yetişemez. Her dilediğin O’nun yanındadır. Başkaları seni ciddiye almaz. Sen O’nun için sıradan biri değilsin; önemlisin, bi’tanesin. Sana iyilik etmek yormaz O’nu. Senin dilediklerini yerine getirmek usandırmaz O’nu.

Bizi ‘doğru yol’a hidayet eyle: Senin nasıl huzur bulacağını Rabbin senden iyi bilir. Kendine bulacağın yollar içinde, en iyisi O’nun seni çağırdığı yoldur. Senin için doğru olanı O bilir. Senin iyiliğini senden çok O bilir.

Gazaba uğramışların ve sapmışların [yoluna] değil: Rabbin, yanlışa düşüp acı çekmeni istemez. Acılar ve sancılar, senin kendini bilmeyişinden kaynaklanır. Seni en çok sıkıntıya düşüren senin kendini bilmeyişindir. Rabbinin terbiyesini kabul et ki, kendine acı çektirmekten kurtulasın. Rabbinin senin iyiliğini istediğini bilerek O’na teslim ol ki, kendini ateşe kendi ellerinle ateşe atmayasın.

Senai Demirci

FATİHA AYNASINDA KİŞİSEL GELİŞİM SENAİ DEMİRCİ

FATİHA AYNASINDA KİŞİSEL GELİŞİM SENAİ DEMİRCİ


Her gün dilimize değen, kalbimizede değmesi gereken Fatiha, Kur’an-ın ifadesiyle “şifa “saklar içinde.Dertlerimizin devası yalnızlıklarımızın çaresi, Kur’anı-ın sonsuz dipsiz anlam denizinin derinliklerinde inciler gibi bekler bizi. Çoğunlukla, kıyıda kalıp denizin suyunu elden geçirerek incileri bulmaya çalışırız. Islanmayı göze alıp denizin içinde dalmak ise nadiren yaptığımız bir iştir. Fatiha’nın hissettirdikleri konusunda elbette ki satırlar yetmez.Ancak Fatiha’nın hissettirdikleri konusunda her birimizin özel bir güncesi olması gerekmez mi? Dilimize Rabbimizin değdirdiği bir dua olarak Fatiha Rabbimizin “Benden bunları isteyin ki vereyim! ” ya da “ Bunları size vereceğim, yeter ki Benden isteyin!” demesi değil midir? Rabbimizin bizden neyi isteyeceğimizi öğrenmemizi istemek üzere kalbimize söylediği Fatiha, O’nun bize “sonsuz anlayış” ını da seyredebileceğimiz bir ayinedir.Fatiha’nın aynasında nasıl “sonsuz bir anlayışla “ ağırlandığımızı seyretmeye çağırıyorum sizi.



Hamd (olsun): Varlığın boşyere ve rast gele değildir.Burada çaresiz, amaçsız ve sahipsiz değilsin Öylesine var değilsin; sen varedildin. Varlğın yokluğuna bilerek ve isteyerek tercih edildi.Onun için teşekkür et. Minnettar ol. Hamd et.



Rabbine Alemlerin: Seni var eden, sana eşlik edecek alemler de var eyledi.Onları ve seni terbiye ediyor.Herşeyi sana uyumlu kılıyor. her şeyi sana sevimli eyliyor. Ne senin varlığın, nede diğerlerininvarlığı anlamsız ve boştur. Gördüğün her şey, seni çevreleyen herkes, senin gibi bile-isteye var edildi. Varlıkları yokluklarına tercih edildi.Yabancı ve yabani bir yerde değilsin. Telaşlanma. Korkma.



Rahman O, Rahim O: Sana şefkat eden bir Rabbin var; sahipsiz değilsin. O seni ve diğerlerini

Şefkatle terbiye ediyor. Herkesi merhametinin kucağında ağırlıyor. Seni sevdiği için var eyledi.Seni severek var eyledi.Senin varlığından hoşnut. Varlığın O’a yük değil.Yaşaman O’na ağır gelmez. Seni seviyor. Rabbin sevdiklerini sevmeni seviyor. Rabbin sevdiklerini sevindiriyor. Rabbin sevdiklerini sevindirmeni seviyor. Üzülme. Endişe etme.



Din Günün Sahibi O: Ayrılıklara ve vedalara üzülüyorsun. Sevdiklerin gidiyor, sevenlerin uzaklara dağılıyor. Kalbin acı çekiyor, ağlıyorsun. Merak etme; seni var eden Rabbin senin kalbinide biliyor. Senin acı çektiğini senin bildiğinden daha çok biliyor. her şeyin dağıldığı gün, her işin sonlandığı gün sana ve sevdiklerine sahip çıkacaktır. Rabbin. Uzaklara gitmene gerek yok; her gününü ‘gün’ eden, sabahı pencerene getiren, gündüzü sana aydınlık eyleyen, geceyi uykunun ve dinlenmenin döşeği eyleyen O’dur. Akşamla veda eden her günü, yeni bir sabahı sana getiren, sana bütün zamanlarda, ebediyen sahip çıkacaktır. Emin ol!

Yalnız Sana kulluk ederiz: Şimdi yüzünü O’na dön. Bakasından medet umma; herkese ümit ve medet veren Rabbindir. Şimdi sadece O’na yönel. Başkalarının peşinde koşup yorulma; seni biricik eyleyen ve önemli kılan Rabbindir. Korkma; O seni yolda bırakıp terk etmez. Telaşlanma; O sana arkasını dönüp gitmez.



Yalnız Senden Yardım dileriz: Her ihtiyacını O’ndan iste. Başkaları sana yetişemez. Her dilediğin O’nun yanındadır. Başkaları seni ciddiye almaz. Sen O’nun için sıradan biri değilsin; önemlisin, bi’tanesin. Sana iyilik etmek yormaz O’nu. Senin dilediklerini yerine getirmek usandırmaz O’nu.



Bizi ‘doğru yol’a hidayet eyle: Senin nasıl huzur bulacağını Rabbin senden iyi bilir. Kendine bulacağın yollar içinde, en iyisi O’nun seni çağırdığı yoldur. Senin için doğru olanı O bilir. Senin iyiliğini senden çok O bilir.



Gazaba uğramışların ve sapmışların [yoluna] değil: Rabbin, yanlışa düşüp acı çekmeni istemez. Acılar ve sancılar, senin kendini bilmeyişinden kaynaklanır. Seni en çok sıkıntıya düşüren senin kendini bilmeyişindir. Rabbinin terbiyesini kabul et.

fatihanın kapılarını aralayalımmı?

Fatiha'nın Kapılarını Aralayalım Mı?

Bismillâhirramânirrâhim

Burada bir misafirsin; ağırlanıyorsun. Özellikle seni bekleyen, özellikle sana açılan bir kapının eşiğindesin artık. Varlık kapısının eşiğinde, o kapıyı sana açan, seni yokluktan çıkarıp o kapının eşiğine götüren RABB'in adına giriyorsun içeriye. O'nun adıyla geçiyorsun bu kapıdan. Kendi başına buyruk değilsin. Amaçsız, hedefsiz değilsin. Öylesine bulmuş değilsin, bu elinde olanları ve elleri.. Yüzünü sana giydiren, gözlerini sana armağan eden, kalbini göğsüne koyan, sevdiklerini ve sevenlerini karşına koyan BİR'inin sonsuz rahmeti ve sınırsız şefkati ile hak etmek için bir şey yapmadığın, hayâline bile gelmeyecek güzellikler ortsaında yaşatılıyorsun. Rahmân ve Rahîm olan ALLAH'ın varlıkta ağırladığı nazlı bir konuksun sen....



Önce teşekkür etmelisin. Teşekkür edebilmek varlığa duyarlı olmak demektir. Teşekkür edemeyen, minnettarlığını ifade edemeyen elindekilere, çevresindekilere, içindekilere duyarsız, sağır ve kör demektir. Bunca güzelliğin içinde ağırlandığını fark etmişsen, ilk yapacağın şey teşekkür etmek, minnettarlığını ifade etmektir.


Sana hiç ummadığın varlığı, hayâl bile edemeyeceğin güzellikler içinde sunan RABB'ine minnettar olmalısın.


Varlığın boş yere ve rasgele değildir. Burada çaresiz, amaçsız ve sahipsiz değilsin. Öylesine var değilsin sen; seçildin, ayrıcalılı kılındın da var edildin. Varlığın yokluğuna bilerek ve isteyerek tercih edildi. Onun için teşekkür et. Minnettar ol. Hamd et.

Her çiçeği göznün zevkine göre güzelleştiren elbette ki sana süprizler sunuyor. Yağmur her damlasını kulağına hasretli nağmeler olarak değdiren hiç kuşkusuz sana hesapta olmayan ikramlarda bulunuyor. Hayatını yokluğun dehşetinden kurtarıp seni sonsuzun eşiğine getiren seni hayal edemeyeceğin sofralara buyur ediyor. Ömrünü ölümün kıyısından alıp bekâ vadisinde gümrah bir bahar eyleyen sana ummadığın ihsanlarda bulunuyor. Seviyor seni. Sevindiriyor. Sevinmenden hoşnut oluyor.


İşte bu yüzden, hamd ettiğinde adını koyuyorsun varlığının. Azîz bir misafir oluyorsun varlığın başköşesine. İşte bu yüzden, şükür dudağına değdiğinde, izzetini kuşanıyor kalbin. Çığırtkan ve yalancı, sığ ve aldatıcı avuntulardan çeviriyorsun yüzünü. Nazlı bir konuk oluyorsun varlığın uçsuz bucaksız konağında. Sevildiğini biliyorsun. sevildiğini sana bildiren RABB'inin hoşnutluğunu alıyorsun. RABB'inin senden hoşnut oluşunu bilmekle daha bir seviniyorsun...



Elhamdülillah...
Elhamdülillah...
Elhamdülillah...
Elhamdülillah...
Elhamdülillah...
Elhamdülillah...




âlemlerin Rabbine



Seni var eden, sana aşlik adecek âlemler de var eyledi. Onları ve seni terbiye ediyor. Her şeyi sana uyumlu kılıyor. Her şeyi sana sevimli eyliyor. Ne senin varlığın ne de diğerlerinin varlığı anlamsız ve boştur. Gördüğün her şey, seni çevreleyen herkes, senin gibi bile-isteye var edildi. Varlıkları yokluklarına tercih edildi. Yabancı ve yabanî bir yerde değilsin. Varlıkla kardeşsin. Vahşet ve yalnızlık içinde değilsin. Dağlar sana tebessüm ediyor. Yıldızlar mutluluğuna göz kırpıyor. Nabzını hissettiğin kadar sana yakın her şey.

Güneşin sıcağına dokunduğun kadar sıcak ve tanıdık her şey. Baharın kokusuna aldığın kadar munis ve sevecen her şey. Boşluklar bile boşuna değil. Tedirgin olma. Kaygılanma. Telaşlanma. Korkma.




Rahman O, Rahîm O

Sana şefkat eden bir RABB'in var; sahipsiz değilsin. O snei ve diğerlerini şefkatle terbiye ediyor. Herkesi merhametinin kucağında ağırlıyor. Seni sevdiği için var eyledi. Seni severek var eyledi. Senin varlığından hoşnut. Varlığın O'na yük değil. Yaşaman O'na ağır gelmez. Seni beslemek ve büyütmek O'na zor değildir.

RABB'in seni seviyor. RABB'in senin sevdiklerini de seviyor. RABB'in sevdiklerini sevmeni seviyor. RABB'İn sevdiklerini sevindiriyor. RABB'in sevdiklerini sevindirmeni seviyor. Üzülme. Endişe etme.




din gününün sahibi O

Ayrılıklara ve vedalara üzülüyorsun. Sevdiklerin gidiyor, sevenlerin uzaklara dağılıyor. Kalbin acı çekiyor, ağlıyorsun. Merak etme; seni var eden RABB'in senin kalbini de biliyor. Senin acı çektiğini senin bildiğinden daha çok biliyor. Her şeyin dağıldığı gün, her işin sonlandığı gün sana ve sevdiklerine sahip çıkacaktır RABB'in. Uzaklara gitmene gerek yok; her gününü 'gün' eden, sabahı pencerene getiren, gündüzünü sana aydınlık eyleyen, geceyi uykunun ve dinlenmenin döşeği eyleyen O'dur. Akşamla veda eden her günü, yeni bir sabahla sana getiren, sana bütün zamanlarda, ebediyen sahip çıkacaktır.


Emin ol..!

Emin ol..!
Emin ol..!
Emin ol..!
Emin ol..!
Emin ol..!
Emin ol..!




yalnız Sana kulluk ederiz

Şimsi yüzünü O'na dön. Başkasından medet umma; herkese ümit ve medet veren RABB'inir. Şimdi sadece O'na yönel. Başkalarının peşinde koşup yorulma; seni biricik eyleyen ve önemli kılan RABB'indir. Korkma; O seni kalabalıkta unutup bırakmaz. Endişe etme; O seni yolda bırakıp terk etmez. Telaşlama; O sana arkasını dönüp gitmez


yalnız Senden yardım dileriz

Her ihtiyacını O'ndan iste. Başkaları sana yetişemez. Her dilediğin O'nun yanındadır. Başkaları seni ciddiye almaz. Sen O'nun için sıradan biri değilsin; önemlisin, bi'tanesin. Sana iyilik etmek yormaz O'nu. Senin dilediklerini yerine getirmek usandırmaz O'nu.




İyyâke...." dedikçe kucaklanıyorsun farkında mısın?


Fatiha'nın içinde "biz" i "biz"den alan, "ben"i "ben"den taşıran, "sen"i "sen"den taşıyan keskin bir dönüşüm ve sancılı bir yolculuk saklıdır. Diline kolayca değerken farkına varamadığın bin kor parçası ışıldar Fatiha'da. Dudaklarının arasına sıkıştırdığın heceleri yüreğine dolayamadığın için tadını alamadığın tatlı bir vuslat beslenir Fatiha'nın akışında. Sesine sindiği halde göğsüne dokunmayan, kalbine sızmayan sımsıcak teselliler bekleşir Fatiha'nın iç içe açılan kapılarında.

"İyyâke..." [Sana, yalnız Sana...] deyinceye kadar, RABB'ini üçüncü tekil şahıs olarak, yani "O" diye tarif edersin Fatiha'nın cümlelerinde. Ne zaman ki, "Sana, yalnız Sanadır kulluğum; Sensin, yalnız Sensiz yardım istediğim." dersin, "O" diye tanıdığına "Sen" diye muhatap olursun.

İşte Fatiha, sen bilmesen de, farkına varmasan da, göremesen de, hissedemesen de, diline damağına değen o akışıyla seni RABB'inin uzağından yakınına getirir. Başta, görmediğin ve gıyabında olan RABB'ini uzaktan "O" diye tanıtırken, birden O'nu görüyormuşçasına "Sen" diye hitap edersin, huzuruna varırsın. Sımsıcak yakınlığında hissedersin kendini. Daha da önemlisi, Fatiha RABB'inin sana öğrettiği, istemeni istediği bir dua olduğuna göre, seni huzuruna, yakınlığına taşıyan da O'dur. Aslında kendisine "O" diye hitap ederken, "Sen" diye hitap etmene doğru çevirirken dilini, kendi kutsî vechini de sana çevirir, tenezzül eder sana. Yani, sen de Fatiha'da RABB'in için "O" iken, "Sen" hitabını hak edecek bir yakınlığa yükselirsin. "İyyâke..." yi diline değdirerek, yanına çağırır RABB'in seni. "İyyâke..." sözünü dudağına değdirir değdirmez; her sırrını bilen, en küçük arzularını bile merhametiyle önemseyen, kendine bile duyuramadığın incecik sızılarını duyan, iç çekişlerini ve gizli hasretlerini ciddiye alan RABB'inin isimlerinin kucağına dökersin içinin içini.




nûn'un gemisi"nde yolcusun, biliyormusun?

Fatih'nın seni taşıdığı yakınlıklar, "Yalnız San kulluk ederiz" ifadesiyle zirveye varır. Gıyabında "Hamdin Sahibi", "Âlemlerin RABBi", "Rahman ve Rahîm" ve "Din Günü'nün Sahibi" diye zikrettiğin RABB'ine, şimdi karşı konulmaz bir iştiyak ve aşkla, eşsiz bir hayranlık ve minnettarlıkla doğrudan sesleniyorsun. Fatiha'nın burasına kadar "O" diye tanımaya çalıştığın RABB'ine, artık "Sen" diye muhattap oluyorsun. O'nun sıfat ve esmâsına olan hayranlığın O'na doğru yönlendiriyor seni. O'nu tanıyıp, O'ndan uzak kalmanın sancısı ve hayreti, O'nunla yüzleşmeye çağırıyor seni. Varlığının fâni yüzünü O'nun Vechine çeviriyorsun.

"Yalnız Sana" diyerek O'nu ne kadar bir'lemişsen, "Biz" diyerek kendini de o kadar çoğaltıyorsun. Bir olana çokluk içinde kalmış olanın duru seslenişi, çaresizlik içinde bunalmış olanın umutla nefeslenişidir bu. "Biz" dedikçe, adeta bütün hücrelerinle dil döküyorsun Bir'e; "varlığım zerre, zerre yalnız Sana kuldur." "Biz" dedikçe, diline dolanıp duran ama muhatabını bir türlü bulamayan bütün çaresizlik sözlerini topluyorsun. Sadece kendi çaresizliklerini değil, çaresizlikleri seni çaresiz eyleyen sevdiklerinin yakarışlarını da demet demet doluyorsun diline. Sayısız yalvarışlar, hesaba gelmez iç dökmeler, sonu gelmez fısıltılar, çoğaldıkça çoğalan yakınmalar hep beraber "biz" olup kulluğun potasında eriyor. "Biz"imle aynı acizliği ve fakirliği paylaşan canlı-cansız bütün var edilmişleri yanına alarak konuşuyorsun Bir'e; "Sana tutunuyoruz, kimsenin yer atmasına izin verme bizi." "Biz" derken, başı her daim huşu ile secdeye varan, gelmiş geçmiş bütün müstakîm kullar adına yakarıyorsun Bir'e; önünde İbrahim'le (a.s.), yanında İsâ (a.s.) ve Mûsa (a.s.) ile, kalbinde Muahmmed (a.s.m.) ile sesleniyorsun RABB'ine. Sesli ve sessiz her yakarışı, gizli ve açık her isteği çifter çifter yanına alıp, İyyâke na'büdü... "nün" "nun'un gemisi"ne bindirip, her dalgasında binlerce ayrılık ve ölüm saklı ıstırap denizinde Nuh (a.s.) gibi kurtuluşa doğru yol alıyorsun. Ve hemen ardından, nicedir içinde sakladığın en acizâne yakarış dudağına srin bir su gibi yapışıveriyor: "Yalnız Senden yardım dileriz.."


Yalnız Senden yardım dileriz.."
Yalnız Senden yardım dileriz.."
Yalnız Senden yardım dileriz.."
Yalnız Senden yardım dileriz.."
Yalnız Senden yardım dileriz.."
Yalnız Senden yardım dileriz.."



bizi 'doğru yol'a hidayet eyle

Senin nasıl huzur bulacağını RABB'in senden iyi bilir. Kendine bulacağın yollar içinde, sen iyisi O'nun seni çağırdığı yoldur. Senin İçin doğru olanı O bilir. Senin iyiliğini senden çok O bilir


gazaba uğramışların ve sapmışların [yoluna] değil

RABB'in, yanlışa düşüp acı çekmeni istemez. Acılar ve sancılar, senin kendini bilmeyişinden kaynaklanır. Seni en çok sıkıntıya düşüren senin kendini bilmeyişindir. RABB'inin terbiyesini kabul et ki, kendine acı çektirmekten kurtulasın. RABB'inin senin iyiliğini istediğini bilerek O'na teslim ol ki, kendini ateşe düşürmeyesein.




alıntıdır

fatihanın yedi kapısı - senai demirci

Fatiha'nın Yedi Kapısı... Bir Düşünce Eskizi..
Fatiha bir kapıdan girişin resmin oluşturuyor, devrediyor, hissettiriyor, yaş(at)ıyor... Dört M'li bir giriş söz konusu: Önce müsaade kapısından geçiliyor, "besmele". içeri girer girmez minnettarlık ifade ediliyor: "elhamdulillah". Bir kaç adım sonra, merhametin kucağında bulur kendini insan: "errahmanirrahim!" en sonunda, mesuliyetle yaşadığımız farkedilir; "din gününün mâliki."

1.bismillah: Kapının beri tarafındasın, evvelâ izin istemen gerek.. kapının ardında kim var? Kapının önündeki kim? İçeriye davet eden kim? İçeriye girecek kim? “besmele” bir müsaade isteme tavrıdır... Allah’ın adıyla, Rahman Rahîm O.... Kapıya dayanan, kapıyı çalan, önce kimliğini benimsetiyor kendine, kendini tanımlıyor, haddini biliyor.. “Ben bana ait değilim.” “Ben ben değilim!” tevazu’yu giyiniyor. Kendi adından vazgeçiyor. Başkası adına çalıyor kapıyı. Bir başkasının ismiyle, Allah’ın ismiyle eşikte duruyor.. kapıyı çalan, aciz ve fakir, kendi kendine yetmiyor; kendisi kendine ait değil... Kapı ise Allah’ın.. kapının önünde ve ardında O’nun hükmü geçiyor, O’nun mülkü uzanıyor.. Rahman ve Rahîm O: varlık kapısından içeri çağırdığına muhtaç değil; hatta kulun kendisine muhtaç olmasına bile muhtaç değil! kul kendine muhtaç olmasaydı, kapıya dayanmasaydı, kendisinde bir eksiklik, bir mutsuzluk, bir hoşnutsuzluk hali olmayacaktı. Kimse de hesap soramayacaktı... Hiç kimseye muhtaç olmayan Rahman’ın her şeye muhtaç olana açtığı kapıdır rahmet..

2.elhamdülillah: Herşeye muhtaç olanın hiç kimseye muhtaç olmayana söyleyeceği ancak teşekkürdür.. sonsuz bir minnettarlıktır duyacağı.. mahçuptur muhatap olmadıkları karşısında. Hiç ummadığı, hiç beklemediği, hiç hak etmediği iltifatlar görmektedir. Hamd O Allah’a dır ki o Rabbidir âlemlerin.. alemler sırf onu karşılamak için, sırf kendisini memnun etmek için terbiye edilmekte, çekip çevrilmektedir.. hiç yoktan var edilenin, kendisini hiç yokken var edene söyleyeceği tek şey, söylediği halde asla bitiremeyeceği, asla sonuna gelip doyamayacağı tek şey teşekkürdür.... Varedilen varlığının hiç bir cüzünü, hiçbir parçasını yanı sıra getirmiş değildir; yoktan varedilen yoktan var edene hiçbir sermaye katmış değilir, yok olanın, hiç ortada olmayanın yoktan var edene katkısı olmamıştır; yok olan ve yok olduğunun farkında olmayan, var edilme arzusunu bile dillendiremeyen kendisini yoktan var edene bir işaret olsun göndermiş değildir ki, O’na borcuna bir sınır koyalım....

3. errahmanirrahîm: Her şeye muhtaç olarak varlığa dahil olanın ilk gördüğü üzerindeki sebepsiz merhamettir.. hem kendisine acınmıştır; hiç yokken, yokluğunu bile farkedemediği unutulmuşluklardan çekip alınmıştır, hem de acıdıklarına acınmıştır; mutluluğunu bir anda yok edebilecek, huzurunu hemen dağıtabilecek kırılganlıkları olan nice sevdikleri de hesapsız ve sebepsiz mutlu edilmektedir. Hem merhamet görmektedir, hem merhamet göstermek istediklerine merhamet gösterilmektedir. Varlığın göğsünde çarpıp duran görünmez bir kalp gibidir rahmet... Rahmandır Allah; herkese her zaman şefkat etmektedir. Rahîmdir Allah, herkesin içinde her bir şeye özel olarak da şefkat etmektedir. Herkese birden şefkat etmesi, herkese ayrı ayrı şefkat etmesine engel değildir. Herkes O’nun rahmetine, bütün çiçeklerin hep birlikte güneşten beslenmesi gibi, hep birlikte muhatap olmaktadır; çünkü Rahmandır. Ama herkes, her bir çiçeğin güneşten kendine özel renkler devşirmesi gibi, kendini biricik eyleyen biçimler bürünmesi gibi, biricik ve bitanecik olarak rahmete muhatap olmaktadır; çünkü Rahîmdir.

4.mâlik-i yevmiddîn:Din günün sahibi o.. buradaki varlığın, başka ve ebedî bir varlığa yolculanman adınadır. “din günü” içindesin.. hesaba çekilebilir bir haldesin. Başına buyruk var değilsin. sorumluluk sahibisin... Bu varlık bir koza; sonsuzun kelebeklerine gebe.. adımın bir sırat üzerinde, ölçüleri sonsuza ayarlı, sonsuzca yansımaya ayarlı.. buradaki bir ayineye düşüyor her dem; yansıması sonsuzda; yüzün başka bir âlemin nazarına düşüyor... Burası burdan ibaret değil, sen buradasın ama burada kalmayacaksın. Buradasın, ama buraya razı olamazsın..

5.yalnız sana kulluk ederiz: Minnettarlığın en güzel ifadesi...

6.yalnız senden yardım dileriz: Merhametinin her şeye yettiğinin ifadesi.. başka kimsenin acımasına muhtaç değiliz.. sen yetersin bize, her birimize, hepimize..

7.sırat-ı müstakîme hidayet eyle bizi: Hesabımızı ancak böyle veririz.. üzerlerine gazab indirilmiş olanların kalarak değil. Sapmışların yoluna düşerek hiç değil..


Senai Demirci

13 Kasım 2008 Perşembe

fatiha tefsiri M.Ali Kaya

M. Ali KAYA

GİRİŞ:
Fatiha, fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir. Kur’ân-ı Kerim bu sure ile açıldığı için sureye “Fatiha Suresi” denilmiştir. Fatiha Suresine Kur’ânın hülasası, anası ve esası anlamında “Ümmü’l-Kitap” ve “Ümmü’l-Kur’ân” denilmiştir. Yüce Allah Fatiha’ya “Seb’ul-Mesanî ve’l-Kur’âni’l-Azîm” (Hicr, 15:87) adını verir. Peygamberimiz (sav) bunun Fatiha Suresi olduğunu açıklamıştır. (Buhârî, Tefsîrü'l-Kur'ân, 1; Fezâilu'l-Kur'ân, 9) Sadece “Fatiha Suresi” inzal edilmiş olsaydı iman için yeterli olacağından bu sureye “Kâfiye” ve “Vâfiye” de denilmiştir. Çünkü “Fatiha” içinde bütün Kur’ân-ı Kerimin özünü toplamıştır.

Fatiha Suresi peygamberimize (sav) iki defa nazil olmuştur. Birincisi Vahyin ilk başlangıcında Cebrail (as) peygamberimize nafile olarak sabah-akşam namaz kılmayı öğrettiği zaman “Fatiha Suresini” de öğretmiş ve abdest ile beraber ibadet olarak namazı talim etmiştir. Peygamberimiz (sav) “Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de benzeri olmayan bir sure” olarak tarif ettiği bu sureye ayrıca “Hamd Suresi” denilmektedir. Çünkü sure “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” ile başlamaktadır.

Fatiha Suresi insanlara yaratılış amacını, ibadet ve ahlak esaslarını tam olarak talim ettiği için Tercümanü’l-Kur’ân olan Hz. Abdullah b. Abbas (ra) “Kur’ânın esası Fatiha’dır, Fatiha’nın esası da Besmele’dir” (İbn-i Kesir, Tefsir, -1388-Beyrut) 1:8) Fatiha o kadar değerli bir suredir ki her mü’minin kalbindedir ve Fatihasız namaz makbul değildir. Peygamberimiz (sav) “Fatihasız namaz olmaz” buyurmuşlardır. Hz. Ali (ra) “Fatiha’yı şefaatçi yaparak ne isterseniz Allah verir” buyurmuştur. Bu sebepten dolayı Fatiha Suresi nazil olunca şeytan korku ve dehşete kapılarak feryat etmiştir. Peygamberimiz (sav) “Fatiha’yı okumak bütün dertlere devadır. Her nevi zehire karşı şifadır.” (Feyzü’l-Kadir, 4:418, 420)

1. Fatiha Suresinin Meâl-i Âlisi:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile... Hamd ve sena, şükür ve minnet yalnızca tüm âlemlerin Rabbi olan Allah’a hastır. O Allah Rahmandır, rahmeti bütün âlemleri kuşatmıştır. Rahimdir, şefkati ile tüm inananları ahirette cehennemden korur. Ahiret âlemlerinin, din gününün sahibi yalnız O’dur. Biz bütün varlıklar yalnız Sana ibadet eder, sadece Senden yardım isteriz. Bizi Sırat-ı Müstakimde istikamet üzere doğru yolda hidayete erdir. Kendilerine nimet verdiğin peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yoluna ilet. Gadaba uğramış olan felsefecilerin ve yoldan çıkmış ehl-i dalalet ve ilhadın yoluna değil…”

2. Surenin Tefsiri:
1. “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…” Bu ayet “Besmele” olarak isimlendirilir. Peygamberimiz (sav) besmele ile ilgili olarak “Besmele ile ism-i azam gözün siyahı ile beyazı gibidir” (İbn-i Kesir, Tefsir, 1:17) buyurmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerimin takip ettiği dört temel amaç vardır: “Tevhit, Nübüvvet, Haşir, Adalet ve İbadet.” Besmele her dördüne işaret eder. “Bismillah” tevhide, “Rahman” nizam ve adalete, “Rahim” haşre ve surenin başında gizli olan “Kul” ise nübüvvete işaret eder. (İşaratu’l-İ’câz, 2006, s. 30) “Allah” ism-i zat olduğu için yüce Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına işaret eder. “Rahman” Rezzak ve Hallak anlamında olup dünyayı, “Rahim” şefkat ve merhameti ile ahirete işaret eder.

Yüce Allah’ın isimleri içinde Lafzatullah’tan sonra öne çıkan “Rahman” ve “Rahim” isimleridir. Bu isimlerden “Rahman” Allah’ın celal isimlerini temsil eder, “Rahim” ise cemal isimlerini ifade eder. Böylece bin bir esmanın tümünü içine alır. Besmelenin bu uluvv-ü şanından dolayıdır ki İmam-ı Şafi (ra) “Besmele bir tek ayet olduğu halde Kur’ân-ı Kerimde 114 defa nazil olmuştur.”

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri İşaratu’l-İ’câz isimli tefsirinde “Yüce Allah’ın “Zâtî İsimleri” olduğu gibi “Fiilî İsimleri” de vardır. Bu fiilî isimleri Gaffar, Rezzak, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nevileri vardır. Bu isimler Kudret-i Ezeliyenin mevcudatın nevilerine ve fertlerine olan nispet ve taallukundan husule gelirler. Bu itibarla “Bismillah” Kudret-i Ezeliyenin taalluk ve tesirini celp eder ve o taalluk abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın” (İşaratu’l-İ’câz, 32) demektedir.

Kur’ân-ı Kerim ilminde ihtisas sahibi olan İslam bilginleri derler ki “Besmelenin her surenin başında ayrı ayrı nazil olmuştur. Çünkü sahabeler Kur’ân-ı Kerimde olmayan bir şeyi asla yazmamışlardır” demişler ve “Âmin!” cümlesi fatihanın sonunda daima söylendiği halde Kur’andan olmadığı için yazılmadığına dikkatlerimizi çekmişlerdir. İbn-i Abbas (ra) “Besmele okumayı terk eden Kur’andan 114 ayet terk etmiş olur” demiştir.

“Bismillah” Allah adıyla, onun namına, onun izni ve rızası ile bir işe teşebbüs etmeyi ifade eder. Allah’a dayanarak ve güvenerek iş yapan arkasına Allah’ın yardımını almış olur. Peygamberimiz (sav) “Bismillah her kitabın anahtarıdır” (Ramuzu’l-Hadis, 241) buyurmuştur. Bediüzzaman Said Nursi (ra) bu hadisi “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi onunla başlarız” (Sözler, 2005, s.15) ifadeleri ile açıklamıştır. Peygamberimiz (sav) “Mü’min gayretlidir, mütevekkildir, gücü yettiği işlerde müteşebbistir, Allah’a güvenerek canla başla çalışır. Gücü yetmediği işlerde ise ‘keşke gücüm yetse de bunu da, şunu da yapabilsem diye hasret içinde olduğunu görürsün” (Feyzu’l-Kadir, 3:229) buyurur.

Besmele işlerin hayrı ve bereketidir. Peygamberimiz (sav) “Hangi iş ki besmele ile başlanmazsa sonunda hayır ve bereket olmaz” (Ahmed b. Hanbel 2:359; Camiu’s-Sağir, 3:80) buyurmuşlardır. “Bismillahirrahmanirrahîm” zikirdir. Bunun için devamlı okunması Allah’ı zikretmek demektir. Yemeğe başlarken de başta “Bismillah” zikir ve sonunda “Elhamdülillah” şükürdür. Şafii ulemasından İmam Nevevî, Ezkâr’ında Bismillah “Besmele’nin adı olduğu için kısaca böyle söylenmiştir. Efdal olanı ‘Bismillahirrahmanirrahîm’ demektir” demiştir.

2. “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a Hamd olsun.”
“Allah” ismi yüce Allah’ın özel adıdır. Bunun için hiçbir mahlûka bu isim verilemez. Bu ismin kendisi de özel olduğu için müfrettir, müsennâ ve cemisi, müzekker ve müennesi yoktur. Allah’tan başkasına ancak “Abdullah” şeklinde isim olarak verilebilir. Bunun için “Allah’tan başka Allah yoktur” denilmez ancak “Allah’tan başka ilah yoktur” diyerek şirk reddedilir. İmam-ı Azam “Fıkh-ı Ekber” isimli risalesinde bu sebeple “Allah sayı itibariyle değil, şeriki olmaması yönü ile birdir” demiştir. Allah kelimesinin hiçbir dilde karşılığı da yoktur. O her yerde Allah olarak bilinir. Başka dillerde ancak “İlah” manasında farklı kelimeler kullanılır.

“Rab” Yüce Allah’ın “Rububiyetini” ifade eder. Rububiyet ise, yaratma, rızık verme ve terbiye etme fiillerinin bütününe verilen isimdir. Bu üç fiili birbirini gerektirir. Rabbü’l-âlemin ise bütün âlemlerin rabbi, yaratıcısı, rızıklarını veren ve onları terbiye edenin Allah olduğunu ifade eder.

“Âlemîn” “Bütün Âlemler” demektir. Bu âlemlerin on sekiz bin olduğu ifade edilmiştir. Semavatta binler âlemler vardır. Yıldızların bir kısmı her biri bir âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlûkat birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir. “Rabbu’l-âlemîn” tabiri “Doğrudan doğruya her bir âlem Cenâb-ı Hakkın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir” demektir. (Mektubat, 2004, s. 550)

“Hamd” teşekkür, medih ve minnet anlamındadır. “Elhamdü Lillah” “Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hastır ve layıktır o zata ki Allah denilir” demektir. (Mektubat, 666)

Müfessirler “Elhamdü Lillah” cümlesini Abdullah b. Abbas’ın (ra) anlattığı gibi “Şükür Allah’adır, O’na iman edip itaat ederek boyun bükmek, saygı duymak, Ulûhiyet ve Rububiyet haklarını tanımak, Ondan gelen her nevi iyilik ve nimete, kötülük ve musibete, inâyet ve hidâyete karşı ikrar ve teslimiyette bulunmak ve O’na layıkı ile şükür edilemeyeceğini yakînen bilmektir” şeklinde yorumlamışlardır. (İbn-i kesir, Tefsir, 1:22) Peygamberimiz (sav) “Zikrin en efdali Lâ ilâhe İllallah” şükrün en efdali de “Elhamdülillah” kelimesidir” (Feyzu’l-Kadir, 2:33) buyurarak buna işaret etmiştir.

3. “O Allah “Rahman”dır ve “Rahim”dir.”
Yüce Allah Fatiha’nın ilk ayeti olan ‘Besmele’de zikretmiş olduğu “Rahman ve Rahim” isimlerin burada tekrar etmesi “Rahman ve Rahim” isimlerinin “İsm-i Azam” olup Allah’ın Celâlî ve Cemâlî bütün esmasına kaynak olmalarından ve bu iki ismin “Uluvv-ü Şanından” dolayıdır.

Burada “Âlemleri terbiye etme” yönü ile bu iki isim ele alınmıştır. Terbiyenin ise “Biri menfaatleri celp, diğeri mazarratları def etmek üzere iki esası vardır. Âlemlere bakan yönü ile “Rezzak” manasında olan “Rahman” menfaatleri celp etme yönüne, “Gaffar” manasında olan “Rahim” ismi ise mazarratı def etme cihetine bakmaktadır ve bunun için ikinci defa tekrar edilmiştir. Bu sebepten dolayı da ikisi birbiri ile bağlanmıştır. (İşaratu’l-İ’câz, 38-39)

4. O Allah “Din Gününün Meliki, Mâliki ve Sahibidir.”
Marifetullah ibadetlerde olduğu gibi kitabî, tevkıfî ve sem’îdir; içtihâdî ve keşfî değildir. Biz Allah’ı kitabının bize anlattığı ve peygamberinin açıkladığı şekli ile bilir ve tanırız. Aklî ve kıyâsî değildir. Bunun için iman esasları akıl ve kıyas yolu ile bilinemez, semî, tasdîkî ve teslîmîdir. Bununla beraber akıl nassları anlamak ve yorumlamak için kıyas ve temsiller ile izah edebilir; ancak bu izahlar nassların zahiri ile çelişmemelidir.

“Din Günü” ahiret ve dünyadaki çalışmaların ve ibadetlerin mükâfatının verileceği yer olduğu için “Rahmettir.” Rahman ve Rahim sıfatlarının sonucudur. Çünkü rahmetin rahmet olması devamlı olmaya bağlıdır. Bu cihette Allah’ın rahmeti ve şefkati saadet-i ebediyenin en büyük delilidir. “Evet, rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması, ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır.” (İşaratü’l-İ’câz, 39)

Evet, saadet-i ebediye olmazsa, en büyük nimetlerden sayılan akıl, insan kafasında onu devamlı taciz ve rahatsız eden bir yılan vazifesi görmekten başka bir şeye yaramaz. Ayrıca en lâtif ve güzel nimetlerden sayılan şefkat ve merhamet, ebedî bir ayrılık düşüncesi ile en büyük elemler sırasına geçer.

“Yevm” kelimesi haşrin vukuunu gösteren em büyük delillerden birisidir. Zira “gün” demek olan yevm kelimesinin ifade ettiği anlam çok geniştir. Nasıl ki saniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamamladığı zaman behemehâl, ister-istemez ötekilerin de devirlerini tamam edeceği kanaati hâsıl olur. Aynı şekilde “yevm” insan ömrü ve dünya ömrü içinde tayin edilen manevi millerden birisi devrini tamam edince öbürünün de velev uzun bir zaman içinde de olsa devrini tamamlayacağına hükmedilir. Yine bir gün ve bir sene içinde meydana gelen küçük kıyamet ve haşirleri gören adam, büyük haşrin vukuu ile saadet-i ebediyenin insanlara ihsan edileceğine şüphe etmez. (İ.İ, 40)

“Din Günü” demek cezâ günü demektir. Çünkü o gün hayır ve şerlere ceza verilecek gündür. Hayrın cezası mükâfat ve cennet, şerrin cezası ise cehennem ve azaptır. Yine “Din Günü” Hakaık-ı diniyenin tam manası ile ortaya çıkacağı gün demektir. O gün sebepler ortadan kalkar ve daire-i itikat, daire-i esbaba galebe çalar.

Yüce Allah dünyada sonuçları sebeplere bağlayarak kâinatın nizamını temin etmiştir. Her şeyi bu nizama uymaya ve o nizamla kalmaya yöneltmiştir. İnsanı da sebepler dairesine müracaat ederek bunlara uymakla mükellef kılmış ve dünyada başarıyı sebeplere sarılma şartına bağlamıştır. Ahirette ise buna ihtiyaç olmadığı için sebepler ortadan kalkacak ve her şey itikat ettiğimiz şekilde kudret-i ilâhiye ile cereyan ettiği gözle de görülecektir. Bunun için imtihana gerek kalmayacaktır. Bu sebeple ahirete “Din Günü” denilmiştir. (İ.İ, 40-41)

5. “Ey Rabbimiz! Biz ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım isteriz.”
İtikatta ve ibadette “Tevhit” esastır. Bu ayet “ibadet ve istiâneyi” sadece Allah’a tahsis etmekle tevhide işaret etmiştir. İmanda ve ibadette istikamet budur. İbadetin ibadet olası için Allah’a has olması gerekir. Buna “İhlâs” denir. İhlâstan yoksun bir ibadet, ibadet olmaktan uzaktır. Bu ayet bu hususu net bir şekilde ifade etmektedir.

Nitekim İslam bilginleri ibadetin tarifini “El-İbadetü’lletî kânet vacibeten ale’l-ibâdi ve hiye küllühâ bi-emrillehi” yani, “İbadetler ancak Allah’ın emri ile kullarına vacip olur.” “El-İbadetü, iclâlü’r-Rabbi ve ta’zîmühû” yani, “İbadet Allah’ı yüceltmek ve tazim amacı ile yapılır” demişlerdir. (Fıkh-ı Ekber, Şerh-i Ebu’l-Müntehâ, s. 14)

Öz ve özet olarak ibadet, Allah’ın emrine itaattir ve ancak Allah için yapılır. İbadetin esası Allah’ın emrini ta’zîm, yani yüceltmektir. İbadet kulun Allah’a yaklaşmasına ve rızasına ulaşmasına sebep ve vesiledir.

İslam bilginleri ibadet için “Sebeplere sarılmak peygamberlerin sünnetidir. Yüce Allah sebepsiz insanı cennete ve cehenneme koymaz. Cennetin sebebi iman ve Salih amel, cehennemin sebebi ise küfür ve isyandır. Amel-i salihe yapışmak sebebe yapışmaktır. Bu bakımdan farz ve vaciptir. Basamaksız, merdivensiz yukarı çıkmak mümkün olmadığı gibi, amelsiz maksada ulaşmak da mümkün değildir. Zira, amel Allah’ın emridir ve Allah cenneti bu amele göre vermektedir. Cehenneme de sebepsiz yere değil, isyan ve günahların cezası ve neticesi olarak gönderecektir” demişlerdir.

İbadetin üç temel şartı vardır: Birincisi ve en mühimi “Niyet”tir. Niyet âdeti ibadete çeviren ve ibadeti de hükümsüz hale getiren bir iksirdir. Niyet, âdeti ibadetten ayırmak için meşru kılınmıştır. Bu sebeple ibadetin farzlarında birisidir. “Ameller niyetlere göredir” (Buhari, Bed’ul-Vahy, 1) hadisi bu hususu açıklamaktadır. İbadetin sahih ve kâmil olması için niyet şarttır. Niyet, kalbin ameldir. Bir amelin ibadet sayılması için kalbî niyete, yani bir işe yönelmesi ve azmetmesi gerekir. Bunun için İslam bilginleri ibadeti “niyete mukarin olan ameldir” şeklinde tarif etmişlerdir.
İbadetin ikinci şartı, dünyevi bir beklenti içinde olmamaktır. İbadet ve sevabı tamamen uhrevî ve mânevîdir. Yüce Allah buyurdu: “Kendilerine ilim verilenler dediler ki: Yazık size! İman edip Salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı elbette daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler kavuşurlar.” (Kasas, 28:80)

İbadetin üçüncü şartı ise “İhlâs”tır. İhlâs, halis, arı ve duru tevhit inancıdır. Bunun için tevhidi anlatan ve Allah’ın zatî sıfatlarını ders veren “Tevhit Suresi”ne “İhlâs Suresi” yüce Allah “İhlâs Suresi” adını vermiştir. Nitekim yüce Allah “Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, amel-i salihte bulunsun ve Rabbine olan ibadetinde hiçbir şeyi ortak etmesin” (Kehf, 18:110) buyurmaktadır. Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde “Ey İnsanlar! Amellerinizde hâlis olun. Allah ihlâs ile yapılmayan amellerden hiçbirini kabul etmez. Kim de Allah’a halis bir şekilde iman eder, namazını dosdoğru kılar ve zekâtını vermiş olarak dünyadan ayrılırsa Allah’ı kendisinden razı etmiş olarak ayrılmış olur.” (Münzirî, Terğib ve Terhib, 1:53-55) buyurmuşlardır. İhlâsın zıddı riyadır. Riya ise gizli şirktir.

Amellerin makbul olması için de “İman, ihlâs, niyet ve sünnet” üzere olması şarttır. Çünkü iman olur amel olmazsa kurtuluş mümkün olmaz, amel olur iman olmazsa bu zaten küfürdür. İman ve amel olur da ihlâs olmazsa amel makbul olmaz. Amel olur, niyet olmazsa o zaman da nifak olur. Amel şayet sünnete uygun olmazsa o zaman da bid’at olur. Çünkü, kulun sünnete uygun olmayan bütün fiilleri keyfî ve nefsânî yaşayıştan ibarettir. Kim Resulullah’ın (sav) sünnetine uymadan amel işlerse onun bu ameli batıldır.

Hz. Ali (ra) sohbetlerinde ve hutbelerinde daima “El-Ferâiz, El-Ferâiz…” buyurarak farzlara dikkatleri çeker. Peygamberimizin (sav) hadisleri ile sabittir ki “Farz ibadetler kadar insanı Allah’a yaklaştıran ibadet yoktur.” Nafile ibadetler ancak farz ibadetlerin ifasından sonra kişiyi Allah’a yaklaştırmaya devam eden ibadetlerdir. Farzları terk ederek işlenen nafileler insanı Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz. Çünkü bu Allah’ın rızasına ve isteğine göre değil, insanın nefsinin ve aklının heva ve hevesine göre hareket etmesi anlamına gelir.

6. Bizi Sırat-ı Müstakimde Hidayet Yoluna Götür.
Yüce Allah hidayet yolunun “kendilerine nimet verilenlerin yolu” olduğunu bir sonraki ayette zaten açıklamıştır. Kendilerine nimet verilenlerin de “Nebiler, sıdıklar, şehitler ve salih kullar olduğunu” (Nisa, 4:69) belirtmiştir. Bir sonraki Sure olan Bakara Suresinin başında da hidayet üzere olanların vasıflarını ve sıfatlarını şöyle saymıştır:

“Elif. Lâm. Mîm. İşte bu kitap ki doğruluğunda şüphe yok. Allah’tan ittikâ edenlere yol gösterici ve mahz-ı hidâyettir. Onlar ki, gayba imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiklerimizden de Allah yolunda infâk ederler. Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Âhiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rableri tarafından verilen bir hidâyet üzerindedirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır” (Bakara, 2:1-5) Bu ayetlerde Kur’ân-ı Kerimin ancak müttakilere yani, Allah’tan korkanlara hidayet rehberi olduğunu ifade etmektedir. Müttakiler ise iman ve hidayet üzere olan kimselerdir. Hidayet rehberi ise Kur’ân-ı Kerimdir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Kim ki, Kur’ân dışında hidayet ararsa Allah onu gerçekten sapıklığa sürüklemiştir” buyurarak Kur’ân-ı kerim dışında hidayet yolunun olmadığını açıkça ifade etmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir, 1:22)

Hidayet: Doğru yolu bulmak anlamına gelir. Bu da akıl ve ilimle tespit edilen Allah’ın rızasına uygun olan, peygamberlerin takip ettiği yol ve sünnet demektir. Hidayet yolunu gösteren Allah’tır. Hidayet Allah’tandır. Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse sapıtamaz, Allah’ın sapıttığını da kimse hidayete erdiremez. Hidayet ve dalalet Allah’ın hikmetine tabidir; ancak rızası hidayet yolundadır. Kim ki hidayet yolunu isterse Allah ona bunu verir ve ondan razı olur. Dalaleti talep edene de bunu verir; ancak Allah dalaletten razı olmaz. Allah tüm insanların hidayet üzere olmasını istediği için peygamberlerini ve kitaplarını göndererek hidayet yolunu göstermiştir. Allah hidayeti isteyene, bunun için çalışana ve gayret gösterene verir. Nitekim rızık ve şifa da Allah’tandır; ancak Allah rızkı da şifayı da sebeplerine sarılarak, talep ederek gayret gösteren kimselere vermektedir.

Hidayetin sebepleri de peygamberler, Allah’ın kitabı ve bu kitabın hükümlerini açıklayan âlimler ve bilginler eliyle verir. Bunun için hidayeti isteyen hidayetin sebeplerine sarılmalı, Kur’ân-ı Kerimi okumalı ve anlamak için bilenlere sormalı ve peygamberin sünnetine sarılmalıdır. Hidayete vesile olan kimseye “Hâdî”, hidayete ermiş olan kimseye de “Mehdî” denir. Mehdi olan ancak hâdî olabilir. Dolayısıyla ahir zamanda insanlığın büyük bir hüsran ve dalalet içinde olduğu zamanda (Asr, 103:1-2) Allah’ın lütfu ile hidayet yolunu bularak insanları bu büyük hüsrandan kurtaracak ve yol gösterecek olan Mehdi, hem “Hadî” hem de “Mehdi” denilmiştir. O hem râşid, hem de mürşid olacaktır. Allah’ın lütfu ile ilhama mazhar olacak ve insanlara Kur’ân-ı Kerimin hidayet yolunu gösterecektir.

Hidayet İstemek: Kul Allah’a yönelerek “Senden yardım istiyorum” diyince yüce Allah manen “Ne istiyorsun?” sualine cevaben kul, “Senden hidayet istiyorum” şeklinde hidayet talebinde bulunmuştur. İstenen hidayet ise isteyene göre değişir. Münafığın ve kâfirin istemesi, iman manasını, mü’minin istemesi hidayetin artması anlamını, zenginin istemesi, ziyade anlamında, fakirin istemesi ise ita ve rızık anlamında, zayıfın talebi ise iâne ve tevfık anlamını ifade eder. Dolayısıyla hidayet isteyene göre anlamı daha zengin ve farklı olan bir kelimedir. (İ. İ’câz, 44)

En büyük hidayet ise hicabın kaldırılması ile hakkı hak, batılı batıl olarak görmektir. Bunun için peygamberimiz (sav) “Allahım! Bana hakkı hak olarak göster ona uymamı nasib et, batılı da batıl olarak göster, ondan sakınmamı sağla” şeklinde dua etmiş ve bize de tavsiye etmiştir.

Sırat-i Müstakîm: Şecaat, hikmet, iffet ve hikmetin mezcinden hâsıl olan adl ve adalete işaret eder. Allah insan bedeninde menfaatleri cezp ve celbeden kuvve-i şeheviye, zararları def eden kuvve-i gadabiye ve fayda ve zararı, iyiyi ve kötüyü ayırt eden kuvve-i akliye namında üç kuvvet yaratmıştır. Aklın istikameti hikmetle, şehvetin istikameti iffetle, öfkenin istikameti şecaatledir. Hikmet, iffet ve şecaatten adalet hâsıl olur. (İşaratu’l-İ’câz, 45-46)

Yüce Allah buyurdu: “Allah kime hikmet vermişse ona pek çok hayır vermiştir.” (Bakara, 2:269)

7. Kendilerine “Nimet Verdiklerinin” yoluna bizi ilet. “Mağdup” ve “Dallîn” olanların yoluna değil…
Sırat: Etrafı yüksek duvarlarla çevrili geniş ve işlek bir caddedir. Bu caddeye girenlerin bir daha çıkmayacaklarına işaret eder. Yola girmek tabirinde şöyle bir güzellik ve özellik vardır. Bir şeyi bir defa vermek, bir defa yardımcı olmak yerine onun yolunu göstermek ve öğretmek arasında büyük bir fark vardır. Hidayet yoluna giren de sonunda cennete gider. Bu bakımdan hidayet yolunu göstermek, hidayeti vermekten daha önemli olduğuna işaret etmektedir.

Nimet Verilenler: “Onlar nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar” (Nisa, 4:69) ayeti ile ifade edilenlerdir. İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede tüm peygamberler daim, sabit ve müttehittirler; ancak ihtilafları fürûattadır. Zamanın tebeddülü ile ancak fürûat tebeddül eder. Nasıl ki mevsimlere göre elbiseler ve mizaçlara göre de ilaçlar tebeddül eder. Aynı şekilde kalp ve ruhların gıdası olan ahkâm-ı diniyenin fürûatı da, ömr-ü beşerin devreleri itibarıyle tebeddüle uğrar. (İ.İ. 47)

Kendilerine nimet verilenler Hikmet, iffet ve şecaat ile istikamet üzere olup gerek nefislerinde, gerekse toplumda ve insanlık âleminde adaleti sağlayan ve adalet üzere olanlardır.

Mağdub Yolu: Gadaba uğrayanlar, Allah’ın öfkesini çekenlerdir. Bunlar kuvve-i Gadabiyenin ifratı sonucu zulüm ve fıska düşen Yahudilerdir. Allah’ın öfkesini çekenler içinde ilimle dalalete düşenler de girmektedir.

Dâllîn Yolu: Dalalete giren ve yoldan çıkanlardır. Bunlar da vehim ve hevânın akıllara galebe etmesi ile batıl itikada tabi olarak nifaka bir kısım Nasara’dır. Dalalete düşenlerin içerisinde en öne çıkanlar felsefecilerdir ki bunlar pek çok dalalet fırkalarını çıkarmıştır.

Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettendir. Bunun için bizler daima “Allahım! Bizi sırat-ı müstakimde hidayetten ayırma…” şeklinde dua etmeliyiz.

“Âmîn!” : “Ey Rabbimiz, bizim bu duamızı kabul et” anlamında bir cümledir.
“Âmin” kelimesi Kur’ândan ve sureden değildir. Ancak Cebrail’in (as) öğretmesi ile peygamberimizin (sav) tavsiyesi olarak imamın ve cemaatin söylemesi sünnettir. Fatihayı okuyan herkesin de “Âmin” demesi sünnetidir.

3. TETİMME:

Fatiha Suresinin İsimleri: “Fatiha, Seb’ul Mesânî, Ümmü’l-Kitap, Suretu’l-Hamd, Esas, Vâfiye, Kâfiye, Kenz, Salât, Sure-i Şükür, Sure-i Dua, Sure-i Şifâ” gibi isimleri vardır.

Fatiha Suresinin Fazileti:
Peygamberimiz (sav) buyurdular: “Fatiha Suresi her derdin devasıdır.” (Kenzu’l-Ummal, 1:559; Dârimî, Fezailu’l-Kurân, 12) “Ümmü’l-Kur’ânı okumayanın namazı yoktur.” (Müslim, Salât, 36, 40) “Fatihatu’l-Kitâp, Arş’ın altındaki bir hazineden indirilmiştir.” (Kenzu’l-Ummal, 1:557) “Sana Kur’ândaki en büyük sureyi öğreteyim mi? Bu Seb’ul-Mesânî, namazda tekrar edilen yedi ayettir ve bana verilen eşsiz bir suredir.” (Buhari, Fezailu’l-Kurân, 9)

İbn-i Abbas (ra) “Hasta olduğun veya bir yerinden şikâyet ettiğin zaman Esas’a ve Fatiha’ya sarıl” buyurdular. (Kurtubî, 1:113)

Peygamberimiz (sav) yine buyurdular: “Dört şey Arşu’r-Rahman’ın altındaki hazineden inzal edilmiştir. Bunlar: Fatiha Suresi, Ayete’l-Kürsi, Bakara Suresinin son âyetleri, Kevser Suresi” (Kenzu’l-Ummal, 1:558) “İblis dört defa kahrından bağırdığı ifade edilmiştir. Lânetlendiği zaman, yeryüzüne indirildiği zaman, Hz. Peygambere (sav) risalet verildiği zaman ve Fatiha-i Şerife nazil olduğu zaman” (Ebu Nuaym, Hilye, 3:297)




İSTİAZENİN HİKMETİ VE ESRARI

M. Ali KAYA

Yüce Allah buyurdu: “Kur’ân-ı Kerimi okuyacağınız zaman recm olunan şeytandan Allah’a sığının. (Nahl, 16:98) “De ki: Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden ve yanımda bulunmalarından Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23:97-98)

Yüce Allah Nâs Suresinde buyurur: “Ey Resulüm de ki: İnsanlardan ve cinlerden kalplere vesvese veren, sinsice kalplere üfüren, vesvâs, hannâs şeytanların şerrinden insanların ilâhına, insanların melikine ve insanların rabbi olan Allah’a sığınırım.” (Nâs Suresi, 114:1-5)
**
NÜZUL SEBEBİ:
Peygamberimiz (sav) Kâbe-i Muazzamada “Necm” ve “Leyl” surelerini okudu. Şeytan da araya putları övücü söz kattı. Müşrikler bunu duydular ve “Muhammed putlarımızı övdü biz de zaten “bu putlar bize şefaatçi olacak” diyorduk. Günahkâr insanlara ve meliklere tapınmaktan ise bu taşlara tapalım diyorduk” diyerek sevinçlerini izhar ettiler.

Peygamberimiz (sav) Necm Suresinin sonuna gelince secde ayetini okudu ve yüce Allah’a secde etti. Müşrikler de putlar için secde ettiler. Sadece Velid b. Muğîre çok yaşlı olduğu için secdeye gidemedi yerden bir avuç toprak aldı ve alnına götürdü. Böylece o da secde etmiş oldu. Müşrikler bu olayı işaa ettiler ve yaydılar; Mekke’de bir fitnedir koptu.

Yüce Allah “Hac Suresi 52. Ayette şeytanın bu vesvesesini açığa vurdu. Resûl-i Ekremi (sav) temize çıkardı ve bu olayın şeytanın bir vesvesesi olduğunu duyurdu. “Senden önce hiçbir nebi ve peygamberi göndermedik ki, şeytan temennisine bir vesvese karıştırmasın. Allah şeytanın o vesvesesini giderir, sonra da ayetlerini sapasağlam tespit eder. O Allah her şeyi hakkıyla bilir ve her şeyi hikmetle yapar. ” (Hac, 22:52)

Bu olaydan sonra yüce Allah şu ayeti inzal buyurdu: “Kur’ân-ı Kerimi okuyacağınız zaman recm olunan şeytandan Allah’a sığının” (Nahl, 16: 98) buyurarak Kurân-ı Kerimi okurken şeytandan istiâzeyi emretti.

Tercümanü’l-Kur’ân Abdullah b. Abbas (ra) buyurdular ki: “Kur’an okumak istediğin zaman ‘Eûzü billahi mine’ş-Şeytani’r-racîm’ deyiniz. Lâin iblise Allah’a sığınmaktan daha ağır ve zor bir şey yoktur.”

ŞEYTANIN HİÇBİR GÜCÜ YOKTUR:
Yüce Allah buyurdu: “Şeytanın Allah’a inanıp tevekkül edene ve Allah’a sığınana hiçbir gücü ve üstünlüğü yoktur. Onu şirke düşürerek yoldan çıkaramaz. Onun gücü ve hükmü ancak Allah’a şirk koşana ve işi şeytana bırakanlara geçer.” (Nahl, 16:99:100)

Onlar işlerini şeytana havale ederler, şeytan da onları doğru yoldan uzaklaştırarak dalalete ve kötü yollara saptırır. Bu sebeple peygamberimiz efendimiz (sav) buyurdular: “kim ki sabah ve akşam üer defa “Eûzu billahi’s-Semiu’l Alîmu mineşşeytânirracîm” diyerek Haşr Suresinin son üç âyetini okursa Allah onun için 70.000 melek müekkel kılar ona dua eder ve korurlar. O gün ölürse o kimse şehit olarak vefat eder.”

İnsandan şeytanı kaçıran ve uzaklaştıran iki şey vardır:
Birincisi: Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak,
İkincisi: Allah’ı zikretmek…
Haşr Suresinin son ayetlerinde bunun her ikisi de vardır…

Peygamberimiz (sav) buyurdu: “Kul Hüvellahu Ahad ve Muavvizateyni sabah akşam okumanız sizin için yeterlidir.”

Yine sahabeler peygamberimizin (sav) “Her namazdan sonra muavvizateyni okumamızı bizlere emrettiler” buyurmuşlardır.




BESMELENİN ÖNEMİ VE ESRARI PDF Yazdır E-posta
Cuma, 07 Kasım 2008
M. Ali KAYA

GİRİŞ
“Bismillahirrahmanirrahim.”
“Bismillah her hayrın başıdır; (Nesai, Sünen, 6:127) biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi bütün mahlûkatın dahi lisan-ı haliyle vird-i zebânıdır.” (Sözler, 2004, s. 22) Peygamberimiz (sav) ayrıca bir hadis-i şerifinde “Her şeyin bir dili vardır, mahlûkatın dili de besmeledir” buyurmuşlardır. Bu hadisten anlıyoruz ki kâinatın dili besmeledir. Bütün mahlûkat lisan-ı hâl ile “Bismillah” der ve Allah nâmına hareket eder ki Allah’ın kudreti ile her işi yaparlar. Yoksa aciz ve muhtaç olan varlıklar elbette kendi güçleri ile bir şeye muvaffak olamazlar.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde 114 defa tekrar ettiği Besmelede ism-i has olan ism-i zatının yanına ism-i sıfat olarak “Rahman” ve “Rahim” isimlerini koyarak kendisini bu iki isim ile tanıtmakta ve “Ey kullarım ben Allah-ü Azimüşşan Rahman ve Rahîmim” demektedir. Bütün “Esma-i Hüsnâsı” içinde bu iki ismi öne çıkarmıştır. Böylece yüce Allah kendisini merhametli ve şefkatli olarak ilan etmiştir.

İmam-ı Şafii (ra) “Besmele tek bir ayet olduğu halde Kur’anda 114 defa tekrar edilmiştir” buyurarak “Besmele”nin ulüvv-ü şânına işaret etmiştir. Said b. Cübeyr, Zührî, Atâ b. Mübarek hazerâtı Besmelenin başında bulunduğu surelerden birer ayet olup sure ile beraber nazil olduğunu belirtmişlerdir. Demişlerdir ki “Selef Kur’ândan olmayan ve Allah kelamı olmayan hiçbir şeyi Kur’âna yazmamıştır. ‘Âmin’ kelimesi Kur’ândan olmadığı için yazılmamıştır” demişlerdir. İbn-i Abbas (ra) “Besmeleyi terk eden Kur’andan 114 ayet terk etmiş olur” buyurarak her surenin başında bulunan Besmelenin o sureden bir ayet olduğunu ifade etmiştir. Peygamberimiz (sav) “Kur’ân-ı Kerimde buluna Fatiha ‘Seb’ul-Mesani’ yedi ayettir. İlk ayeti de besmeledir” buyurmuşlardır.

1. BESMELENİN TEFSİRİ:
“Bismillahirrahmanirrahim” zahirde dört kelimedir; gerçekte ve hükmen yedi kelimedir. Tek tek ele alacak olursak:
1. “Be” : Harf-i Cer olup, kendi manası olmayan başkasını gösteren “Manay-ı Harfî” bir kelimedir. Mânay-ı Harfî bir başka kelime ve harf ile anlam ifade eder. Bu sebeple “Be” harfi kâinata ve mahlûkatı temsil eder. Mahlûkat Allah’ın sanatı ve eseri olmakla bir anlam ifade eder ve onu gösterir; çünkü O’nun sanatı ve eseridir.
2. “İsm” ise “Mânay-ı İsmî” olup, bir anlam ifade eden kelimedir. Bu isim ise Allah’tır. Her şey ancak Allah’ın adı ile, Allah’a bağlanarak, Allah adına iş yapabilir. Cansız, akılsız, şuursuz, kudreti, ilmi ve iradesi olmayan varlıklar nasıl olur da kendi kendilerine iş yapabilirler? Elbette bütün onlar Allah namına hareket ederler ki Allah’ın kudreti, ilmi ve iradesi ile iş görürler. Gafil insanlar da yine Allah’ın kudreti ile hareket ederler; ama bundan gafildirler. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bunu çok güzel bir şekilde bizlere açıklamıştır. “Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinâta, manay-ı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lazımdır. Mânay-ı ismî ile ve esbab hesabına bakmak hatadır. Binâenaleyh, nimete bakıldığı zaman mün’im, sanata bakıldığı zaman Sânî, esbaba nazar edildiği zaman sânî, esbaba nazar edildiği vakit, müessir-i hakiki zihne ve fikre gelmelidir” (Mesnevi, 51) demektedir.
3. “Allah” kelimesi yüce yaratıcını “Âlem-i Zâtisi” yani özel ismidir. Dolayısıyla bin bir esma ve sıfatı camidir. Varlık ancak O’na, O’nun esma ve sıfatına dayanmakla vücut bulur ve hakikat olur. Kâinat Allah’ın eseri ve sanatı olup, yaratılış amacı ustasını ve yaratısını ispat etmektir. Çünkü eser ustaya delildir. Ayrıca Allah ismi “Elif, iki Lam ve bir de He” harfinden meydana gelmektedir. Özel bir isimdir. Müzekkeri ve müennesi, tesniyesi ve cemisi yoktur. Sadece Allah’a hastır ve bir başkasına asla isim olarak verilemez ve verilmemiştir. Firavun dahi “Ben ilâhım” demiş ama asla “Ben Allah’ım” diyememiştir. Sadece Allah’ı göstermesi için benzersizdir, diğer isimlere benzemez. Buna işareten yüce Allah “Onun ismini hiçbir varlıkta isim olarak duymuş musunuz?” buyurur. (Meryem, 19:65)
a. Elif: Cenâb-ı Hakk’ın zatı ile kâim olup mahlûkatından ayrı olduğuna ima için ayrıdır.
b. Lâm: Mâhlukatın Allah’ın eseri ve sahibinin de Allah olduğuna alamet için çifttir; iki tanedir. Çünkü tek olan Allah’tır ve mahlûkat çift olarak yaratılmıştır.
c. Hu: “O” anlamındadır. Her şey O’na delil olduğu ve O’nun esma ve sıfatının ayinesi olup, O’nu gösterdiği ve kendi aynasında Allah’ı tanıttığı için “O”na işaret eder. Her canlı nefes alıp verdikçe “Hu” diye O’nu zikreder.
4. “El=Harf-i Tarif”: Bu takı marife, yani belirlilik takısıdır. “Rahman” isminin önüne gelmiştir. Rahmanın gaib olmadığını, Allah’ın rahmetinin, yani rahmetin herkesçe bilindiğini ifade etmektedir.
5. “Rahman” : Bu isim de Allah’a hastır ve mefhum-u mahsusu Allah’ın rahmetine alem olmasıdır. Rahmet ise, yaratma, rızık verme ve her nevi nimet ile mahlûkatın varlığını devam ettirmeyi içine almaktadır. Rahmet kelimesinden müştak sıfat-ı müşebbehedir. Pek merhametli ve rahmeti nâ-mütenâhi ve sonsuz olan demektir. Evvelemirde dünyaya, bilahare de ahirete bakar. Bütün mahlûkata karşı merhameti olan anlamını ifade eder. Başında harf-i tarif bulunduğu için de bu rahmetin meçhul olmadığı ve bütün mahlûkatça bilindiğini ifade eder.
6. “El=Harf-i Tarif”: Bu takı da “Rahîm” isminin önüne gelerek rahîmin de meçhul olmadığını ve herkesçe malum olduğunu ifade eder.
7. “Rahîm”: İsmi dahi sıfat-ı müşebbehe veya mübalağalı ism-i fâil olup Allah’ın ikinci sıfatıdır. Cenab-ı Hakkın Rahmâniyeti ezele ve Rahîmiyeti Lâyzele nâzırdır. Yüce Allah rahmeti ile mahlukâtı yaratmış ve rahîmiyeti ile de ebede namzet kılmıştır. Bunun için yüce Allah’a “Rahmâni’d-Dünya ve Rahîmü’l-Âhireti” denilmiştir. Nitekim yüce Allah buyurdu: “Allah gafûr ve Rahîmdir” (Nisa, 4:100, 106 vd.) “Allah mü’minlere Rahîmdir” (Ahzab, 33:43) Evet, yüce Allah “Rahman olduğu cihetle rahmeti umumidir, eser-i rahmetinden hâli hiçbir şey yoktur. Hatta cehennem dahi kâfirler için rahmettir. Çünkü o kâfir ya ademe gidip yok olacaktır, veya cehennemde de olsa ebedî bir vücuda mazhar olacaktır. Vücut, hayr-ı mahz ve adem şerr-i mahz olduğu cihetle elbette cehennemde de olsa vücut rahmettir. Ayrıca, yaratılış, in’am, ikram, ihsan, terzik, şifa gibi sayılmayacak kadar çok olan bütün hayırlar rahmet eseridir. Allah’ın rahimiyeti ise ahirette tamamen mü’minlere yönelik olarak “Af ve cennet nimetleri” şeklinde kendisini tamamen gösterecektir.

Yüce Allah’ın rahmetinden istifade etmek ancak “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek onun rahmetine yapışmak iledir. Bir de “Rahmeten lil-âlemîn olan Allah’ın habibi ve elçisine salâvat getirerek elçiliğini kabul ve davasını tasdik, getirdiği hidayet nimetine karşı minnet ve teşekkürü ifade etmekledir. (Sözler, 22-30 )

2. BESMELENİN ESRARI:
Besmele’nin pek çok esrarı vardır. Bulardan bazıları şunlardır:
1. Besmele 19 harfi ile On dokuz bin âlemin anahtarıdır.
2. Besmele’ye devam eden Allah’ın öfkesinden ve Cehennemin 19 zebanisinin temsil ettiği 19 nevi azaptan kendisini korumuş olur. Besmele-i Şerife azab ve gadab-ı ilâhiye perdedir.
3. Besmele 19 harfi ile Risalet-i Ahmediye’nin dünyaya hâkim olacağı Mehdi devrine ima eder. Nitekim Süfyan-ı Servi (ra) “Besmelenin harflerinin sonu Mehdinin çıkışına işarettir” der.
4. Mükerrer olan harflerle 21 harf eder ki, Allah-u A’lem dünyanın ömrüne işaret eder.
5. Bir zalimden korkulursa, 50 defa Besmele okunursa korkudan emin olunur.
6. Başı sebepsiz ağrıyan 21 defa yazıp başında taşırsa ağrısı zail olur.
7. Gece yatarken 21 defa okunur yatılırsa korku ve sıkıntıdan kurtulur.

Besmele “Rahmet” sembolüdür. Yüce Allah “Rahmetim gazabımı geçmiştir” “Rahmetim her şeyden geniştir.” (A’râf, 7:156) buyurur. Bu rahmetten istifade etmenin yolu “Besmele” ye devam etmektir.

3. BESMELENİN FAZİLETİ:
İkrime (ra) buyurdu: “Yüce Allah ilk olarak levh ve kalemi yarattı. Kalemin Levh üzerinde yazdığı ilk olarak “Bismillahirrahmanirrahim”i yazdı. Yüce Allah bu cümleyi kulları için bir güvence kıldı. Yedi kat semanın melekleri ve “Kerrubîn” melekleri hep bunu okurlar. Bütün mahlûkat bu şekilde Allah’ı zikrederler.

“Besmele” ilk olarak Âdem’e (as) nâzil oldu. Okudu ve şöyle dedi: “Benim neslim bunu okumaya devam ettikçe Allah’ın azabından emin olur” buyurdu. İbrahim’e (as) nazil oldu bunu okudu ve ateşten kurtuldu. Musa’ya (as) nazil oldu. Sihirbazları yendi ve Firavunu mağlup etti. İsâ’ya (as) nazil oldu. İsa (as) buyurdu: “O bütün güçlüklere ve kötülüklere karşı emniyet ayetidir. Bunu okumayı çoğaltın.”

Peygamberimiz (sav) Besmele hakkında buyurdular: “Hangi bir mü’min hangi işe Besmele ile başlarsa o işte uğur ve bereket bulur.” “Ümmetim kıyamet günü dillerinde ‘Besmele” okuyarak geleceklerdir. Terazide amelleri ağır gelecektir. Ümmet-i Muhammed’in sözlerinin başında Bismillah vardır. Her işe bu mübarek cümle ile başlarlar. Sadece Besmele terazinin bir kefesine konulsa o kefe mutlaka ağır gelir.” (Abdulkâdir Geylânî, Gunyetü’t-Talibîn)