12 Ekim 2008 Pazar

risalei nurda fatiha tefsiri

risalei nurda fatiha tefsiri

İşaratü'l-İ'caz, Sayfa 20 ila 32


Bu kelam, güneş gibidir. Yani, güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor; ikinci bir daha lazım değildir.
Evet öyle müstakil bir nurdur ki, bu nur, hiçbir şeye bağlı değildir. Hatta bu nurun car ve mecruru bile hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak harfinden müstefad olan -2- veya örfen malum olan -3- veyahut mukadder olan -4- ’ün istilzam ettiği -5- fiillerinden birine mütealliktir.
İhtar : ’ taki car ve mecrura müteallik olarak mezkur olan fiiller, besmeleden sonra takdir edilir ki, hasrı ifade etmekle ihlas ve tevhidi tazammun etsin. İsim, Cenab-ı Hakkın zati isimleri olduğu gibi, fiili isimleri de vardır. Bu fiili isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyi ve Mümit gibi pek çok nevileri vardır.
Sual : Bu fiili isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?
Cevap : Kudret-i ezeliyenin, kainattaki mevcudatın nevilerine, fertlerine olan nispet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla, kudret-i Ezeliyenin taalluk ve tesirini celb eder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyleyse, hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın!

1 ALLAHın adıyla. (Fatiha Suresi: 1.)

3 Teberrük ediyorum.

4 De!

5 Oku.

Lafza-i celali, bütün sıfat-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü Lafza-i Celal, Zat-ı Akdese delalet eder; Zat-ı Akdes de, bütün sıfat-ı kemaliyeyi istilzam eder. Öyleyse, o lafza-i mukaddese, delalet-i iltizamiye ile, bütün sıfat-ı kemaliyeye delalet eder.
İhtar : Başka ism-i haslarda bu delalet yoktur. Çünkü, başka zatlarda sıfat-ı kemaliyeyi istilzam etmek yoktur.
*
Bu iki sıfatın Lafza-i Celalden sonra zikirlerini icap eden münasebetlerden birisi şudur ki:
Lafza-i Celalden, celal silsilesi tecelli ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemal silsilesi tecelli ediyor.
Evet, herbir alemde emir ve nehiy, sevap ve azap; terğib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celal ve cemalin tecellisiyle teselsül edegelmektedir.
İkincisi: Cenab-ı Hakkın ismi, Zat-ı Akdesine ayn olduğu cihetle, Lafza-i Celal, sıfat-ı ayniyeye işarettir. ’ de, fiili olan sıfat-ı gayriyeye imadır. dahi, ne ayn ne gayr olan sıfat-ı seb’aya remizdir. Zira , "Rezzak" manasınadır. Rızık, bekaya sebeptir. Beka, tekerrür-ü vücuttan ibarettir. Vücut ise, birincisi mümeyyize, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müessire olmak üzere, "ilim, irade, kudret" sıfatlarını istilzam eder. Beka dahi, semere-i rızık mahsulü olduğu için, "basar, sem’, kelam" sıfatlarını iktiza eder ki, merzuk, istediği zaman ihtiyacını görsün, istediği zaman işitsin, aralarında vasıta bulunduğu takdirde o vasıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şüphesiz, birinci sıfatı olan "hayat"ı istilzam ederler.
Sual : Rahman büyük nimetlere, Rahim küçük nimetlere delalet ettikleri cihetle, Rahim’in, Rahman’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek manasına olan "san’atü’t-tedelli" kaidesine dahildir. Bu ise, belagatça makbul değildir.
Cevap : Evet, kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi, küçük nimetler de büyük nimetlere mütemmimdirler. Bu itibarla, mütemmim olan, haddizatında küçük de olsa, faydayı ikmal ettiğinden, büyükten daha büyük olması icap eder.

* O Rahman ve Rahimdir. (Fatiha Suresi: 1.)



Ve keza, büyükten beklenilen menfaat küçüğe mütevakkıf ise, o küçük, büyük sırasına geçer; o büyük dahi küçük hükmünde kalır; kilit ile anahtar, lisan ile ruh gibi.
Ve keza, bu makam, nimetlerin tadadı veya nimetlerle imtinan makamı değildir. Ancak, insanları, gizli ve küçük nimetlere tenbih ve ikaz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki "tedelli" şu tenbih makamında "terakki" sayılır. Çünkü, gizli ve küçük nimetleri insanlara göstermek ve insanları onların vücuduna ikaz etmek, daha layık ve daha lazımdır. Bu itibarla, şu meselemizde tedelli değil, terakki vardır.
Sual : Mebde ve me’haz itibarıyla "rikkatü’l-kalb" manasını ifade eden bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Eğer mana-yı hakikatlerinin lazımı ve neticesi olan in’am ve ihsan kastedilirse, mecazda ne hikmet vardır?
Cevap : Bu iki sıfat-"yed" gibi-mana-yı hakikileriyle Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. Müteşabihatta, mana-yı mecazinin, mana-yı hakikinin lafzıyla, üslubuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların meluf ve malumları olmayan manaları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir. Mesela "yed"in mana-yı mecazisi insanlara me’nus olmadığından, mana-yı hakikinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır.
-1-
Evvela: Bu kelimeyi makabline bağlattıran cihet-i münasebet, Rahman ve Rahim’in delalet ettikleri nimetlerin hamd ve şükürle karşılanması lüzumundan ibarettir.
Saniyen: Şu cümlesi, herbiri niam-ı esasiyeden birine işaret olmak üzere, Kur’an’ın dört suresinde tekerrür etmiştir. O nimetler de, "neş’e-i ula ile neş’e-i ulada beka, neş’e-i uhra ile neş’e-i uhrada beka" nimetlerinden ibarettir.
Salisen: Bu cümlenin Kur’an’ın başlangıcı olan Fatiha Suresine fatiha, yani başlangıç yapılması neye binaendir?
Cevap: Kainatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye, -2- ferman-ı celilince, ibadettir.

1 Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, ALLAHa mahsustur. (Fatiha Suresi: 2.)

2 Ben, cinleri ve insanları ancak bana iman ve ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi: 56.)

Hamd ise, ibadetin icmali bir sureti ve küçük bir nüshasıdır. ’ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeye işarettir.
Rabian: Hamdin en meşhur manası, sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hak, insanı, kainata cami bir nüsha ve on sekiz bin alemi havi şu büyük alemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esma-i Hüsnadan herbirisinin tecelligahı olan herbir alemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedia bırakmıştır.
Eğer insan, maddi ve manevi herbir uzvunu ALLAH’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfiyi ifa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedia bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi alemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o aleme bakar ve o aleme tecelli eden sıfatla o alemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir ayna olur. O vakit insan, ruhuyla, cismiyle alem-i şehadet ve alem-i gayba bir hülasa olur ve her iki aleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle, insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur. Nitekim Muhyiddin-i Arabi, hadis-i şerifinin beyanında, "Mahlukatı yarattım ki, Bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi göreyim" demiştir.
: burada ihtisas içindir. Hamdin Zat-ı Akdese has ve münhasır olduğunu ifade eder. Bu ’ın mütealliki olan ihtisas hazf olduktan sonra ona intikal etmiştir ki, ihlas ve tevhidi ifade etsin.
İhtar : Müşahhas olan birşeyin umumi bir mefhumla mülahaza edildiğine binaen, Zat-ı Akdes de müşahhas olduğu halde, Vacibü’l-Vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir.
: Yani, herbir cüz’ü bir alem mesabesinde bulunan şu alemi bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüzlerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder.
Evet, Cenab-ı Hak, herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Herşey, o nokta-i kemale doğru hareket

Keşfül-Hafa, 2:13.


etmek üzere, sanki manevi bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve manilerini def eden, şüphesiz, Cenab-ı Hakkın terbiyesidir.
Evet, kainata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabileleri gibi, kainatın zerratı, münferiden ve müçtemian Halıklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. (Yalnız bedbaht insanlar müstesna!)

-1-
Bu kelimenin sonundaki yalnız i’rab alametidir, -2- -3- gibi. Veya cem’ alametidir; çünkü, alemin ihtiva ettiği cüzlerin herbirisi bir alemdir. Veyahut, yalnız manzume-i şemsiyeye münhasır değildir. Cenab-ı Hakkın, şu gayr-ı mütenahi fezada çok alemleri vardır.
Evet, -4- ve -5- de olduğu gibi, burada da ukalaya mahsus cem’ sigasıyla gayr-ı ukala cem’lendirilmiştir. Bu ise, kavaide muhaliftir?
Evet, alemin ihtiva ettiği uzuvların birer akıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmesi, belagatin en makbul bir prensibidir. Zira, kainatın alem ile tesmiyesi, kainatın Saniine olan delaleti, şehadeti, işareti içindir. Binaenaleyh, kainatın uzuvları da Sanie olan delaletleri, şehadetleri için birer alem olmaları icap eder. Öyleyse, Saniin o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sanii ilam etmelerinden anlaşılır ki, o uzuvlar; birer hayy, birer akıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmiştir. Binaenaleyh, bu cem’de kavaide muhalefet yoktur.

1 Alemler. (Fatiha Suresi: 2.)

3 Otuz.

4 Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, ALLAHa mahsustur. ALLAHın nice felekleri var ki, içinde yıldızlar, güneş ve ay dönüp dururlar.

5 "... Onları bana secde ederken gördüm." (Yusuf Suresi: 4.)



-1-
Makabliyle bu iki sıfatın nazmını icap eden şöyle bir münasebet vardır ki:
Biri menfaatleri celp, diğeri mazarratları def etmek üzere terbiyenin iki esası vardır. "Rezzak" manasına olan birinci esasa, "Gaffar" manasını ifade eden de ikinci esasa işaretleri için birbiriyle bağlanmıştır.

-2-
Makabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebep şudur ki:
Şu sıfat, rahmeti ifade eden makabline neticedir. Zira, kıyametle saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması, ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır. Evet, saadet-i ebediye olmasa, en büyük nimetlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezalik, en latif nimetlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedi bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler.
Sual : Cenab-ı Hakkın herşeye malik olduğu bir hakikat iken, burada haşir ve ceza gününün tahsisi neye binaendir?
Cevap : Şu alemin, insanlarca, hakir ve hasis sayılan bazı şeylerine kudret-i ezeliyenin bizzat mübaşereti azamet-i İlahiyeye münasip görülmediğinden, vaz edilen esbab-ı zahiriyenin o gün ref’iyle; herşeyin şeffaf, parlak içyüzüyle tecelli edip Saniini, Halıkını vasıtasız göreceğine işarettir.
-3- tabiri ise, haşrin vukuunu gösteren emarelerden birine işarettir. Şöyle ki: Saniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanaat hasıl olur. Kezalik, yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünya içinde tayin edilen manevi millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de-velev uzun bir zamandan sonra olsun-devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir.
Ve keza, bir

1 O Rahmandır; rahmeti bütün varlıkları kuşatır ve bütün yaratıklarının her türlü rızkını merha-metle yetiştirir. O Rahimdir; yaratıklarına karşı pek şefkatli ve merhametlidir. (Fatiha Suresi: 3.)

2 O hesap gününün sahibidir. (Fatiha Suresi: 4.)

3 Gün.

İşaratü'l-İ'caz, Sayfa 26


Bu Sayfayı 'Sayfalarım'a Ekle




gün veya bir sene zarfında vukua gelen küçük küçük kıyametleri, haşirleri gören bir adam, saadet-i ebediyenin, haşrin tulu-u fecriyle, şahsı bir nev’ hükmünde olan insanlara ihsan edileceğine şüphe edemez.
kelimesinden maksat ya cezadır, çünkü o gün hayır ve şerlere ceza verilecek bir gündür; veya hakaik-i diniyedir, çünkü hakaik-i diniye o gün tam manasıyla meydana çıkar. Ve daire-i itikadın, daire-i esbaba galebe edeceği bir gündür.
Evet, Cenab-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı temin eden bir nizamı kainatta vaz etmiş. Ve herşeyi, o nizama müraat etmeye ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhassa insanı da, o daire-i esbaba müraat ve merbutiyet etmeye mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada, daire-i esbab daire-i itikada galip ise de, ahirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lazımdır. Aksi takdirde, daire-i esbabda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan Mutezile olur ki, tesiri esbaba verir. Ve keza, daire-i itikadda iken, ruhuyla, imaniyle daire-i esbaba bakan da, esbaba kıymet vermeyerek Cebriye mezhebi gibi tembelcesine bir tevekkülle nizam-ı aleme muhalefet eder.

-1-
zamirinde iki nükte vardır.
Birincisi: Makablinde zikredilen sıfat-ı kemaliyenin zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işarettir. Çünkü, o sıfatların birer birer tadadından hasıl olan büyük bir şevkle, gaybdan hitaba, yani ism-i zahirden şu zamirine iltifat ve intikal olmuştur. Demek zamirinin mercii, geçen sıfat-ı kemaliye ile mevsuf olan Zattır.
İkincisi: Elfaz okunurken manalarını düşünmek, belagat mezhebinde vacip olduğuna işarettir. Çünkü, manalar düşünülürse, nazil olduğu gibi okunur. Ve o okuyuş, tabiatıyla, zevkiyle hitaba incirar eder. Hatta ’ yu okuyan adam, sanki -2- cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur.

1 Ancak sana kulluk ederiz. (Fatiha Suresi: 5.)

2 Kendisini görüyormuşsun gibi Rabbine kullukta bulun. (Hadis-i Şerif: Sahihü’l-Camiüs’s-Sağir, 1049.)

Cem’ sigasıyla zikredilen -1- deki zamir, üç taifeye işarettir.
Birincisi, insanın vücudundaki bütün aza ve zerrata racidir ki, bu itibarla şükr-ü örfiyi eda etmiş olur.
İkincisi, bütün ehl-i tevhidin cemaatlerine aittir; bu cihetle şeriata itaat etmiş olur.
Üçüncüsü, kainatın ihtiva ettiği mevcudata işarettir. Bu itibarla, şeriat-ı fıtriye-i kübraya tabi olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sacid ve abid olmuş olur.
Bu cümlenin makabliyle vech-i nazmı, ’nun -2- ’ye tefsir ve beyanı olmakla -3- ’de bir netice ve bir lazım olmasıdır.
İhtar : -4- ’nin takdimi, ihlası vikaye etmek içindir. Ve zamir-i hitap da, ibadetin sebep ve illetine işarettir. Çünkü, hitaba incirar eden, geçen sıfatla muttasıf olan Zat, elbette ibadete müstehaktır.

-5-
-6- ’de müstetir zamir, ’nun faili gibi, o üç cemaatten herbirine racidir. Yani, "Bizim vücudumuzun zerratı veya ehl-i tevhid cemaatı veyahut kainat mevcudatı, bütün hacat ve maksatlarımıza, bilhassa en ehem olan ibadetimize, Senden iane ve tevfik istiyoruz."
kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin, birincisi, hitap ve huzurdaki lezzetin arttırılmasına; iİkincisi, ayan makamının bürhan makamından daha yüksek olduğuna; üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimali olmadığına; dördüncüsü, ibadetle istianenin ayrı ve müstakil maksatlar olduklarına işarettir.
Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münasebet, ücretle hizmet arasındaki münasebettir. Zira ibadet, abdin ALLAH’a karşı bir hizmetidir. İane de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddeme ile maksud arasındaki alakadır. Çünkü iane ve tevfik, ibadete mukaddemedir. kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin,

1 Kulluk ederiz.

2 Hamd olsun.

3 O, hesap gününün sahibidir. (Fatiha Suresi: 4.)

5 Ancak Senden yardım dileriz. (Fatiha Suresi: 5.)

6 Yardım dileriz.



Cenab-ı Hakka karşı yaptığı ibadet ve hizmetle, vesait ve esbaba olan tezellülden kurtuluşuna işarettir. Lakin, esbabı tamamen ihmal ve terk etmek iyi değildir. Çünkü, o zaman Cenab-ı Hakkın hikmet ve meşietiyle kainatta vaz edilen nizama karşı bir temerrüd çıkar.
Evet, daire-i esbabda iken tevekkül etmek, bir nevi tembellik ve atalettir.

-1-
Hidayeti talep etmekle ianeyi istemek arasında ne münasebet vardır?
Evet, biri sual, diğeri cevap olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki:
-2- ile iane talep edilirken makam iktizasıyla "Ne istiyorsun?" diye varid olan mukadder sual, ile cevaplandırılmıştır. ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddit olmasır manasının da ayrı ayrı ve müteaddit olmasını icap eder. Sanki dört masdardan müştakdır. Mesela, bir mü’min hidayeti isterse, sebat ve devam manasını ifade eder. Zengin olan isterse, ziyade manasını, fakir olan isterse i’ta manasını, zayıf olan isterse iane ve tevfik manasını ifade eder. Ve keza, (Her şeyi halk ve hidayet etmiştir.) manasında bulunan ayet-i celilesi hükmünce, zahiri ve batıni duygular, afaki ve harici deliller, enfüsi ve dahili bürhanlar, peygamberlerin irsaliyle, kitapların inzali gibi vasıtalar itibarıyla da hidayetin manası taaddüt eder.
İhtar : En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, batılı batıl göstermektir.
-3-

1 Bize hidayet et. (Fatiha Suresi: 6.)

2 Senden yardım dileriz. ALLAHım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et; batılı da, batıl olarak göster ve ondan da sakınmayı nasip et. Amin.

Bu manadaki ayet Taha Suresi 50. Ayettir. Manası: Herşeyi yerli yerince yaratan, fayda ve zararlarını gösteren onu yaratılış maksadına sevk eden [ALLAHtır].



-1-
Sırat-ı müstakim şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki:
Tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin, birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye, ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.
Lakin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Mesela, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helale ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helaline şehveti var, harama yoktur.
İhtar : Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.
Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddi ve ne manevi hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.
İhtar : Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.
Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder.
-2-
İhtar : Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi, füruatı da o üç mertebeyi havidir. Mesela, halk-ı ef’al meselesinde Cebr mezhebi ifrattır ki,

1 Dos doğru yol ... (Fatiha Suresi: 6.)

2 Kime hikmet verilmişse, işte ona pekçok hayır verilmiştir. (Bakar Suresi: 269.)



bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünnet mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep, beyne-beynedir ki, o fiillerin bidayetini irade-i cüz’iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor. Ve keza, itikadda da tatil ifrattır, teşbih tefrittir, tevhid vasattır.
Hülasa: Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir.

-1-
Kur’an’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir. Belki, zuhurca, hafaca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüplerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zaten i’cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır.
Evet, ile makablindeki herbir kelime arasında bir münasebet vardır. Mesela, -2- ile münasebeti vardır; çünkü nimet, hamde delil ve karinedir. -3- ile münasebettardır. Çünkü, terbiyenin kemali, nimetlerin tevali ve teakubu ile olur. -4- ile alakadardır; çünkü -5- den irade edilen "enbiya, şüheda, suleha, ulema" rahmettirler. -6- ile alakası vardır; çünkü, nimet-i kamile, ancak dindir. -7- ile alakası var; çünkü ibadette imamlar bunlardır. -8- ile var; çünkü, tevfike ve ianeye mazhar bunlardır. -9- ile var; çünkü hidayette

1 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna ilet. (Fatiha Suresi: 7.)

2 Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, ALLAHa mahsustur. (Fatiha Suresi: 2.)

3 Alemlerin Rabbi (Fatiha Suresi: 2.)

4 O Rahman ve Rahimdir. (Fatiha Suresi: 3.)

6 O, hesap gününün sahibidir. (Fatiha Suresi: 4.)

9 Bize hidayet et. (Fatiha Suresi: 6.)



muktedabih onlardır. -1- ile vardır; çünkü doğru yol ancak onların mesleğidir.
-2- veya -3- kelimelerine -4- kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdut ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işarettir.
Mahut ve malum olan şeylerde kullanılması usul ittihaz edilen esma-i mevsuleden -5- tabiri, onların zulümat-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki, onları taharri ve talep etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar, herkesin gözü önünde hazır olduklarını temin eden bir ulüvv-ü şana maliktirler. Cem’ sigasıyla ’nin zikri, onlara iktida ve tabi olmak imkanının mevcudiyetine ve onların mesleklerinde butlan olmadığına işarettir. Çünkü, ferdi olmayan bir meslekte tevatür vardır; tevatürde butlan yoktur.
Mazi sigasıyla -6- nin zikri, tekrar nimeti talep etmeye bir vesile olduğuna ve ALLAH’a raci olan zamiri de bir yardımcı ve bir şefaatçi vazifesini gördüğüne işarettir. Yani, "Ey Rabbim! Madem ki in’am senin fiilindir ve evvelce de in’amı yapmışsın; istihkakım olmadığı halde in’amı tekrarlamak, Senin şe’nindir."
-7- ’deki -8- enbiyaya yükletilen risalet ve teklif yükünün pek ağır olduğuna ve sahraları faydalandırmak için yağmur, kar ve fırtınaların şedaidine maruz kalan yüksek dağlar gibi, peygamberlerin de ümmetlerini feyizlendirmek için risalet zahmetlerine maruz kaldıklarına işarettir.
İhtar : Başka bir surede zikredilen -9- olan ayet-i

1 Dos doğru yol. (Fatiha Suresi: 6.)

2 Yol.

3 Yol.

4 Yol.

5 Onlar ki ...

6 Nimetlendirdin...

7 Kendilerine...

8 Üzerine.

9 İşte onlar. ALLAHın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. (Nisa Suresi: 69.)



kerime, buradaki -1- ayet-i celilesini beyan eder. Zaten Kur’an’ın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder.
Sual : Şeygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi, ibadetleri de birbirine muhaliftir. Bunun esbabı nedir?
Cevap : İtikad ve amelde, usul ve ahkam-ı esasiyede peygamberlerin hepsi daimdirler, sabittirler, müttehittirler. İhtilaf ve tefavütleri, ancak füruattadır. Zaten zamanların tebeddülüyle füruatın da tebeddül ve tegayyürü tabii birşeydir. Evet, mevasim-i erbaada tedavi ve telebbüs gibi çok şeyler tebeddüle uğrar. Mesela, kışın giyilen kalın elbise yazın tebeddüle uğrar veya kışın güzel tesiri olan bir ilacın yazın fena tesiri olur, kullanılmaz. Kezalik, kalb ve ruhların gıdası olan ahkam-ı diniyenin füruatı da, ömr-ü beşerin devreleri itibariyle tebeddüle uğrar.

-2-
Havf ve firar makamı olan şu sıfatın makablindeki makamlarla münasebatı ise, bu makamın hayret ve dehşet nazarıyla celal ve cemal ile muttasıf olan makam-ı rububiyete baktırması; ve iltica ve dehalet nazarıyla -3- ’deki makam-ı ubudiyete baktırması ve acz nazarıyla -4- ’deki tevekkül makamına baktırması; ve teselli nazarıyla refik-ı daimisi olan makam-ı recaya baktırmasıdır. Çünkü, korkunç birşeyi gören adam, korku ve hayret içinde kalır, sonra firar etmeye meyleder. aciz olduğu takdirde tevekkül eder, sonra teselli yollarını arar.
Sual : Cenab-ı Hak Ganiyy-i Mutlaktır. alemde bu kadar dalaletleri ve pek çirkin fena şeylerin yaratılışında ne hikmet vardır?
Cevap : Kainatta maksud-u bizzat ve külli ve şümullü olarak yaratılan, ancak kemaller, hayırlar, hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise hüsünlerin, hayırların, kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz’iyet kabilinden tebei olarak yaratılmışlardır ki, hayırların, hüsünlerin, kemallerin mertebelerini, nevilerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-i nisbiyenin vücuduna veya zuhuruna bir mukaddeme ve bir vahid-i kıyasi olsunlar.

1 Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun kullarının... ( Fatiha Suresi: 4.)

2 Gazabına uğrayanların değil. (Fatiha Suresi: 7.)

3 Kulluk ederiz. (Fatiha Suresi: 5.)

4 Yardm dileriz. (Fatiha Suresi: 5.)

fatihanın hamdı

Fatihanın hamdi
H A M D


'Her hâline hamdet. İstisnâ; küfür ve dalâlet.'

Hamd; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’an’da Hamd Kavramı

Hamd, 'Övgü' ve 'Şükür' Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır

Hamd Kelimesinin Çağrıştırdıkları

Hamd, ALLAH'a Aittir; Çünkü...

Hamd, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır

Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamdetmeyen Bir Toplum Olduk

Hamd, Hayata Gülümsemektir

Hamd Bilinciyle Hayata Bakış

İbâdetlerimiz ve Hamd

Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...

Hamd ve Günümüz İnsanı

Hamd – İman İlişkisi

Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları




'El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin' Hamd, âlemlerin rabbı ALLAH'a mahsustur (Kâinatın yaratıcısı ve geliştiricisi olan ALLAH'a hamdolsun) .' (1/Fâtiha, 2)



Hamd; Anlam ve Mâhiyeti


Hamd, sözlükte iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme (medhetme) ve övme manasına gelir. Terim olarak, bütün medih türlerini içerip sevgi ve tazimle ALLAH'a yönelen övgü ve şükrü ifade eder. Hamd, ALLAH'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini, O'na şükürlerini bildirmeleri demektir. 'El-hamdü lillâh' sözüne 'hamdele' denir.




Kur’an’da Hamd Kavramı


Kur'an'da hamd, hepsi ALLAH'a nisbet edilmiş olarak 43 yerde geçmektedir. Ayrıca, 17 âyette de esmaü'l-hüsnadan “hamîd” ismi yer almaktadır. Bir yerde de hamd edenler anlamında “hâmidûn” kelimesi kullanılır. Peygamberimiz’in ismi olan ve hamd kökünden türeyen “Muhammed” kelimesi, 4; “Ahmed” ise 1 yerde geçer. Peygamberimiz’in âhiretteki makamı olan, “makam-ı mahmûd”, yine 1 yerde kullanılır. Dolayısıyla “hamd” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 67 yerde geçmektedir. Kur'an’ın ilk âyeti olan 'El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin' (Kâinatın rabbi, yani yaratıcısı ve geliştiricisi olan ALLAH'a hamdolsun) cümlesi Kur'an'da 7 yerde geçmektedir. 'El-hamdü lillâh' cümlesi ise 23 yerde tekrarlanır. El-hamdü lillâh cümlesiyle başlayan 5 sûre vardır. (1/Fâtiha, 6/En'am, 18/Kehf, 34/Sebe' ve 35/Fâtır sûreleri.)


Namazın esasını ALLAH'a hamd oluşturduğundan Kur’an, bazı yerlerde namaza hamd ismi verir (20/Tâhâ, 130; 50/Kaf, 39) . Mü’minlerin dâvâ, dâvet ve duâlarının sonu da şudur: Hamd âlemlerin Rabbı ALLAH'a mahsustur (10/Yûnus, 10) . Zaten ilkte de, sonda da hamd, ALLAH'a mahsustur (28/Kasas, 70) . Her şey Rabbına devamlı hamdediyor (17/İsrâ, 44) . İnsan ve cinlerin kâfirleri dışındaki tüm yaratıklar ALLAH’a hamdetmektedirler (13/Ra'd, 13) . 'Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.' (17/İsrâ, 44) . 'Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur.' (30/Rûm, 18) Hamd ve şükür, nimetleri arttırır: 'Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.' (14/İbrahim, 7) Bütün bunlara rağmen, insanoğlu ise çok zâlim ve çok nankördür (14/İbrahim, 34) . 'Kullarımdan şükreden ne kadar az! ' (34/Sebe' 13)


'El-hamdü lillâh (hamd ALLAH'a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler.' (29/Ankebut, 63) “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir velîye/dosta da ihtiyacı olmayan ALLAH’a hamd ederim (el-hamdü lilâh) de ve tekbir getirerek O’nun şânını yücelt (‘ALLAHu Ekber’ de) .” (17/İsrâ, 111) El-hamdü lillâh.





Hamd, 'Övgü' ve 'Şükür' Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır


'Hamd'i, 'övmek' diye tek kelimeyle ifade etmek yeterli olmaz. Türkçede yine övmek olarak bildiğimiz medih (methetmek) herhangi bir güzellik ve nimeti bizzat kendisinin kaynak ve sahip olup olmamasına bakmadan ve yüceltme duygusu taşımadan övmektir ki, hamdin yerini tutmaz. Her hamdde bir medih yönü olmasına rağmen; medihte hamd yoktur.


Her durumda hamdin övüldüğü halde; övgü, medih (met etmek) bazan kınanmış bir eylem olur. ALLAH'ın Elçisi; ' Yüzünüze karşı medh edenlerin, övenlerin yüzlerine toprak saçın.' (Müslim, Zühd 69; Ebû Dâvud, Edeb 9) buyurarak böyle medhi kınıyor. Ama insanlara teşekkürü ve Rabb'a şükrü, nankörlükten (ki küfürle aynı kökten türemiştir.) kurtulmak için ısrarla tavsiye ediyor: 'İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen) , onlara nankörlük yapan insan, ALLAH'a karşı da hamdetmez.' (Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35) . Demek ki medh (övgü) ile hamd başka başka şeylerdir.


Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd, en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine 'şükretmek' diyemeyiz. Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür ederiz. Hamdetmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir. Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına ulaşmış olması da hamdetmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillah diyerek, kişi kendi adına ALLAH'a hamdettikten başka, O'nun nimetine kavuşan bütün varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. ALLAH'a hamd, her hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden, fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.



'Hamd', Yaratıcı dışında hiçbir şahıs ve kuvvete yöneltilmeyecek bir şükür türüdür. Hamd, nimetleri sınırsız ve sonsuz olan kudrete yapılır ki, o da ALLAH'tır. Onun için ALLAH'a hamdetmek, ALLAH'a şükretmekten daha faziletli, daha üstündür.


ALLAH'a hamd etme ve şükr etmenin bir bakıma iç içe girdiği ve bir bakıma da birbirinden ayrıldığı noktalar vardır. Şükür; nankör olmayan, ALLAH’ın nimetlerinin farkında olan, sâdık ve kadirşinas insanların özelliğidir. Şükre muvaffak olan insanların sayısı da çok değildir. ALLAH'ın sayısız nimetleri vardır. 'ALLAH'ın nimetlerini saymaya kalksan, onları sayamazsın, saymaya gücün yetmez.' (14/İbrahim, 34; 16/Nahl, 18) Sâdi-i Şirazi, Gülistan'ında; 'Bir insan, her nefesinde ALLAH'a karşı iki şükür borçludur.' der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren ALLAH'tır. Böyle bir ALLAH'a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icab eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. 'Kullarımdan şükreden ne kadar az! ' (34/Sebe' 13)



Hamd Kelimesinin Çağrıştırdıkları


ALLAH'ın güzel isimlerinden biri de hamîd (çok hamdedilen) dir. ALLAH'ı en iyi tanıyan ve O'na en güzel şekilde hamd eden en büyük insan Son Peygamber'in ismi olan Muhammed ve Ahmed de hamd kökünden gelmektedir. Rasülüllah'ın gök ehli arasındaki ismi Ahmed'dir. (Bkz. 61/Saff, 6) Ahmed, çok hamdeden demektir. Gök ehli, ALLAH'ı devamlı övmekle, hamdetmekle meşguldür. Onların içinde hamdetmekte de örnek gösterilen, en çok hamdeden Ahmed (s.a.s.) ' dir. Efendimiz, müjdeci ve kurtarıcımızın yeryüzündeki adı Muhammed'dir. Muhammed, övülen, çok medh edilen demektir. Rehberimiz, Peygamberimiz, ALLAH'ın yerdekilerden en çok övdüğü canlı olduğundan; aynı zamanda yerde yaşayanlarca en çok sevilip övülen, salevat getirilip kendisi için duâ edilen insan olduğundan, kendisine Muhammed ismi verilmiştir. O, yine, Kur'an'ın beyanına göre, 'Makam-ı Mahmûd'un (hamdedilip övülen makam) sahibidir. (bkz. 17/İsrâ, 79) O yüzden, o kılavuzumuzun bir diğer adı da Mahmud'dur. Makam-ı Mahmud sahibi anlamında kullanılan Mahmud ismi de, kelime olarak hamd kökünden gelmektedir.


Her ezan-ı Muhammedi'den sonra da biz, ümmeti olmakla şeref duyduğumuz tek önderimize ALLAH'ın makam-ı mahmudu vermesi için dua ederiz. O liderimiz, Makam-ı Mahmud'daki komutanımız, onun dâvâsı için dünyada mücadele edecekleri, âhirette 'Livâü'l-hamd' sancağı altında toplayacak ve bu sayede 'Ve âhıru da'vâhüm eni'l-hamdü lillahi rabbi'l âlemin' (10/Yunus, 10) diyerek O'nun askerleri cennete girecektir. 'Livâü'l-hamd', hamd, övgü sancağı demektir.


Kıyamet günü, ALLAH tarafından övgü ve şerefden en yüksek payı alacak olan o en büyük insanın, kurtulanları altında toplayacağı bayrağa hamd sancağı ismi verilmiştir. Böylesine hamdle ilgi bir Rasülün ümmeti, hamdetmeyi unutarak, şükrü ve ibadeti ihmal ederek onu temsil edebilir ve Küçük Ahmed, Muhammedcik (Mehmedcik) olabilir mi? ALLAH hamîd (çok hamdedilen, çokça övülen) 'dir. Muhammed de medh edilen, övülen demektir. Biz bunun böyle olduğuna gerçekten inanıyor, bu isimleri kabul ediyor muyuz? Kimleri övüyoruz, neleri medh ediyoruz günlük yaşantımızda? Çok hamd edilen'le, Övülen'le aramız nasıl? Hamd ile, övgü ve senâ ile, salevât ile irtibatımız ne kadar? !


'El-hamdü lillâh', 'hamd ALLAH'a aittir' anlamına gelir. (Arapça ilmî ifadesiyle El-hamdü kelimesinin başındaki lâm-ı tarif cins, ahd, umum ve istiğrak için olabildiğinden) El-hamdü lillâh cümlesinin kapsamlı anlamları vardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz: Hamd çeşidi ve cinsinden olarak bilinen şeylerin hepsi yalnız ALLAH içindir. Tam ve gerçek anlamıyla peygamberlerin ve salih kulların hamdi yalnız ALLAH'a aittir. Bütün hamd ve senâlar hak itibariyle ALLAH'a aittir.


Hamd, müteşekkirane övgüdür. Bazı âyetlerde (mesela, 20/Tâhâ, 130; 50/Kaf, 39) namaz, hamd ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Zira namazın esasını ALLAH'a hamd ve şükrün takdimi teşkil etmektedir.


Hamd, ALLAH'ın ilahlık vasfının sayısız hikmetlerini düşünerek kemal ve celal sıfatlarını ve kudretini övmektir. Bu kudretin karşımıza çıkardığı varlık veya olay bizim kişisel hesabımıza ters düşse de hamd yapılmalıdır.


Bu yüzdendir ki, Fâtiha'nın ilk âyetinde 'ben hamdederim' yerine 'hamd ALLAH'a mahsustur' gibi, evrensel değerde bir ifade kullanılmıştır. Böylece hamd, insanların sübjektif tespit ve bağlarından kurtarılmış, Yaratıcı Kudret'in bir hakkı olarak sunulmuştur. (1)


Çok sevilen, çok sayılan bir zâtın, bir padişahın hediyesi bize iki hususu düşündürür. Birincisi, o kimse tarafından bize verilen hediyenin maddî kıymet ve değeridir ki, bu, ondan alınacak zevk ve lezzet, sadece maddî değeri kıymetindedir. İkincisi ise, onun, çok saygın bir zâtın, bir padişahın hediyesi olması hususudur ki, burada artık maddî değerin hiçbir kıymeti yoktur. Bu makamda önemli olan, bu hâtıranın o saygın kişiye ait oluşudur. Böyle bir hediyeden alınacak zevkin, öncekinden kat kat fazla olduğunu herkes kabul eder. Çünkü, bu hâtırayla, onu bağışlayan zata bağlanılır, bu hediye, ikram edenle yakınlığın simgesi kabul edilir.


Bu örnekle anlaşılmaktadır ki, nimet verilen kimse, nimetten çok, nimet vereni hatırlamalıdır. Verilen nimetlerden yararlanmaktan daha çok önemlidir, nimet verenin bize önem verip, bağış ve ikramlarını sunması. Nimetten, nimet sahibine intikal edilmelidir; Araçlardan amaca, postacıdan mektup sahibine, aracıdan her şeyin gerçek sahibine; Ve bunca acziyet ve isyanımıza rağmen bize ihsan ve bağışından vazgeçmeyen gerçek mürebbimiz Rabbimize. O yüzden tüm nimetlerin sahibi olan zât, büyüklüğünden ve bize değer verdiğinden dolayı devamlı hamdedilmeye lâyıktır. Şükür, sadâkat makamıdır; hamd ise ihlâs makamı. Hamd, ihlâs zirvesinde söylenir; hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir mukabele görmese bile ALLAH'a karşı kulluğunu idrak edip El-hamdü lillâh demek, ancak samimi ve ihlâslı kimselerin şiârıdır.






Hamd, ALLAH'a Aittir; Çünkü...


İnsan dünya hayatında ya mutluluk ve huzur içinde; ya da kederle sıkıntılar içindedir. Eğer saâdet ve selametteyse, bu durum, mutluluk sebeplerini ALLAH'ın yaratması ve ortaya çıkarmasıyla mümkün olmuştur. Böylece, ALLAH, Rahman ve Rahim sıfatlarıyla tecelli etmiştir; hamde lâyık yalnız O'dur. Eğer kul, sıkıntı içindeyse, bu sıkıntı ve keder, ya ALLAH'tan, ya da diğer insanlardan gelmiştir. ALLAH'tan ise, ALLAH'ın dinini yaşama ve yaşatma mücadelesinden dolayı ise, O, bu musibetlere karşı, sonsuz nimetler verecektir. Eğer insanların zulmünden dolayı ise, O, zâlimden mazlumun intikamını alacağını vadetmiştir. Son iki durumda, ALLAH'ın Rahim, Müntekım ve din gününün sahibi gibi sıfatları tecellî eder; hamde lâyık yalnız O'dur. O yüzden insan, ister ALLAH'ın nimetleri sayesinde mutluluk içinde; ister belâlarla imtihan içindeyken olsun, daima ALLAH'a hamd içinde yaşamalı, her durumda ALLAH'a hamdetmesini bilmelidir.


Hamdi ALLAH'a has kılarak, O'nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu, övülmeye lâyık olan yegâne gücün ancak ALLAH olduğunu vurguluyoruz. O'nu övmekle, O'ndan kaynaklanan her şeyi de kabul etmiş, övmüş ve ona rıza göstermiş oluyoruz. Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak yaratılışımıza, O'nun Peygamberinin yegâne önder oluşuna, kitabının yegâne düstur oluşuna râzı olmuş ve boyun eğmiş oluyoruz.


Hamd, insanlar yapsa da, yapmasa da ve insanların hamdlerinden önce de, sonra da ALLAH'a mahsustur, O'nun hakkıdır. Bu Fatiha'nın başlangıcında 'El hamdü lillâh' (Hamd ALLAH'a aittir) yerine; 'Ahmedullahe' (Ben hamd ederim) diye 'ben' tabiri kullanılsaydı, ALLAH'ın hakkı olan hamdi, ölümlü varlık insanın istek ve iradesiyle kayıtlamak olurdu. Kur'an, hamdin başlangıçta ve sonda, ezelde ve ebedde ALLAH'ın hakkı olduğunu söylemektedir: 'İlkte de, sonda da hamd, ALLAH'a mahsustur.' (28/Kasas, 70) Yine hamd, yalnız insanlık dünyasından değil; bütün varlıklardan Yaratıcı'ya yükselmektedir. 'Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur.' (30/Rûm, 18) Kur'an, ALLAH'a inananların son söz ve isteklerinin âlemlerin Rabbi olan ALLAH'a hamd etmek olduğunu söyler. 'Onların dâvâ, dâvet ve duâlarının sonu da şudur: Hamd âlemlerin Rabbı ALLAH'a mahsustur.' (10/Yûnus, 10)


Kul 'el-hamdü lillâh' demekle, hamdolunmak ALLAH'ın hakkıdır, demiş olur. Çünkü ALLAH, nimetlerinin bolluğu ile, kullarına karşı çeşit çeşit lutuflarıyla hamde en lâyık olandır. Hamd yalnız O'na yaraşır ve başka hiçbir varlığa yakışmaz. Çünkü her nimeti veren O'dur. Verdiği hiçbir nimeti, bir karşılık bekleyerek vermemiştir. O'nun nimetleri bütünüyle ihsandır. Onun için hamd, yalnız ALLAH'a yaraşır. Lutfettiği her nimet, mutlaka bize fayda verir ve nimetlerin ardı arkası kesilmez. Nimetin bu özellikleri taşıyanını yaratmak yalnız ALLAH'a ait olduğu için, biz de yalnız O'na hamdederiz. Fakat nimetlerine karşı şükretmekten de âciz olduğumuzu bilerek hamdimizi yaparız. Çünkü O'nun nimetleri o kadar çoktur ki, bunları aklımızla da gönlümüzle de kavramaktan âciz kalırız. Ancak O'nun bize verdiği kudret derecesinde yine O'na hamdederiz.


O'na hamdettiğimizi söylemekten maksadımız, bize her nimeti veren ALLAH'a karşı duyduğumuz şükrânı, gönlümüzün bütün coşkunluğunu anlatan kelimelerle ifade etmektir. Gücümüz buna yettiği için bu kelimeleri kullanıyoruz. Yoksa, bu kelimelerin ALLAH'ın nimetlerine denk olduğunu iddia etmiyoruz. Böyle bir iddiadan o kadar uzağız ki, uzaklığımızı da kelimelerle ifadeden âciziz. Yoksa şükrânımız, nimetlere tam karşılık kabul edilse, bu büyük bir küstahlık olurdu. Çünkü ALLAH'ın nimetlerine denk olmak iddiasında bulunulurdu. Buna ise imkân yoktur. Biz hiçbir vakit hamdimizi ve şükrânımızı O'nun nimetine denk tutmak gibi bir günahı işlemeyiz. Bizim hamdimiz ve şükrânımız kendi içimizden fışkıran bir görev duygusudur. Biz bu görevi, aczimizle birlikte elimizden geldiği kadar yaparız.


Biz hamdetmekle geçmişe de, geleceğe de bağlantısı olan bir harekette bulunuruz. Yani ALLAH'ın geçmişte erdiğimiz lutuflarına hamdettiğimiz gibi, gelecekte de nâil olacağımız ihsanlarına şükretmiş oluruz. Geçmişte nâil olduğumuz nimetler, bizi itaate teşvik eder ve biz bu nimetlere şükretmekle aklımızı da gönlümüzü de O'nun yeni nimetlerini karşılamak için açarız.


ALLAH, insanlar için çeşit çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak peygamberler gönderip kitaplar indirmiştir. Kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var etmiş, ayrıca doğru yolda olsunlar ve dünya-âhiret saâadetini kazansınlar diye emir ve yasaklarda bulunmuştur. Bütün bunların karşılığında insana düşen O'nun yolunda yürümek ve emirleriyle yasaklarının dışına çıkmamaktır. İşte hamd ve şükür budur. ALLAH'ın insanlardan insanlar için istediği budur. (5/Mâide, 6, 89; 16/Nahl, 78...) Yoksa, ALLAH insanların hamd ve şükrüne muhtaç olmadığı gibi, küfürlerinden de etkilenecek değildir. Hamdeden, şükreden biri, kendi iyiliği için şükreder, hem dünyada, hem âhirette gerçek saâdete erer. ALLAH, şükrünün karşılığında nimetlerini artırır ve kendisini mükâfatlandırır, yani O da kullarının şükrüne karşı şükredendir (27/Neml, 40; 14/İbrahim, 7) . (2)



Hamd, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır


Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok mânevî nimetler için hamdetmemiz gerekir. ALLAH'a hamdetmek, bize her iyiliği, her nimeti ihsan eden ALLAH'a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden, yalnız sözle değil; fiil ile de ta'zim etmektir. Bu hamd işi de kalp, dil ve organlarla yapılabilir. Yani, hamd yalnız dil ile yapılan bir şey değil; gönül ve bütün organlarla yapılan bir görevdir.


Kalp ile yapılanı, nimetlerin en önemlisi olan imanı bize taddıran ve sevdiren ALLAH'ı zikretmek (hatırlamak) , O'nun sıfatlarını tefekkür etmek, düşünmek, imanda kemale ulaşma yollarını aramaktır. Dil ile yapılan, ALLAH'ın bu sıfatlarını anlatmak, sık sık, ALLAH, şükür, hamd... kelimelerini kullanarak zikirle meşgul olmak, hakkı söylemektir. Organlar ile yapılanı, onları ALLAH'ın yolundan ayırmamaktır. ALLAH'ın emir ve yasaklarına mümkün olduğu kadar dikkat ederek kulluk görevini yerine getirmek fiilî hamddir.


Küfür ve dalâlet dışında her olay, her fiilî durum karşısında ALLAH'a hamdedilmelidir. Kerim Elçi Peygamberimiz 'Elhamdü lillâh alâ külli hal' (Her durum karşısında ALLAH'a hamdolsun) buyururlardı. Bu da ancak her organın yaratılış gayesine uygun olarak kullanılmasıyla mümkün olur. Kişinin iç dünyası ile ve iç dünyasına da hamdetmesi gerekir. Buna tatbikî hamd denir. Her çeşit fazilet ve erdemleri elde etmek, İslâm ahlak esaslarını öğrenip uygulamak, bu çeşit hamdin vâsıtasıdır. Yalnız unutmamak lâzımdır ki, her duruma hamdeden mü'min, küfür ve dalâlete, haramlara hamdedip el-hamdü lillâh demez. 'Faizler artmış, yaşadık, elhamdü lillâh! ' nasıl bir turşu ve inanç salatasıysa; mesela Mısır'da Firavun'un anıtkabirini, yani kutsal(!) mezarını ziyaret ederken 'elhamdü lillâh' ile başlayan Fâtiha'yı orada okumak gibi bir acaipliğe düşmez. 'Müslümansan kilisede işin ne? Hıristiyansan Meryem heykelinin üzerine niçin pisledin? ' denilen kuşa benzemez. Sormazlar mı bu insana; müslümansan Firavunların mezarında işin ne? Gâvursan bu okudğun Fâtiha da neyin nesi? !


Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok manevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab'ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.


Hamd ederken, ALLAH derken başımıza belâ ve musibet gelmez. Biz, O hamd edilmeye, zikr edilmeye lâyık olduğu için bunu yapacağız; ama bu hamdler, zikirler aynı zamanda görecek ve yaşayacaksınız ki dünyamızı da güzelleştirecektir. Bir kuş, avcının kurşununa zikrederken hedef olmaz; zikirden gâfil iken avlanır.


Çay ikram edene teşekkür eden kadirşinas kimse, hiç bunca nimet verene teşekkürü unutur mu? 'El-hamdü lillâh (hamd ALLAH'a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler.' (29/Ankebut, 63) “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir velîye/dosta da ihtiyacı olmayan ALLAH’a hamd ederim (el-hamdü lilâh) de ve tekbir getirerek O’nun şânını yücelt (‘ALLAHu Ekber’ de) .” (17/İsrâ, 111) El-hamdü lillâh.


Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından teşekkür eder. İşte hamdin bir anlamı da budur. ALLAH, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımız-dan bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve bunun sanatkârını fark etmek, ALLAH'a sonsuz teşekkürü gerektirir. Bunun içindir ki, Kur'an hamd ile başlamıştır.


Kur'an'ın ilk sayfasından başlayan bir okuyucu ALLAH'a hamd ederek âyetleri okumaya başlar. Yani önce hamd, övgü. ALLAH'ın büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü hatırlayarak; İnsanlardan bir insan, okuyuculardan bir okuyucu, mü'minlerden bir mü'min olduğunu hatırlayarak; Bir 'dâhi' olduğunu zannederek değil. Eğer hamdi olmazsa bir hiç olacağını düşünerek. Kur'an'ı okumaya başlayan kişi, önce bu tür duygular atmosferinde işe başlamalıdır. Hamd üzerinde düşünme, bu veya benzeri duyguları meydana getirecektir. Çünkü hamd insanın kendini bilmesidir. Yaradılışı düşünerek, satırlardaki, ve sadırlardaki ayetleri tefekkür ederek, evrendeki tüm yaratıkların hamd ve tesbih orkestrasına kulak vererek ALLAH karşısındaki konumunu tesbit etmesidir. Hamd bir itiraftır, âcizlik ve kulluk itirafı.


İnsanların ve cinlerin kâfirleri hariç, doğadaki her şey ALLAH'ı övmekte, O'na hamdetmek-tedir. (bkz. 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 13) İnsanoğlu ibâdete, hamde meyilli yaratılmıştır. Birisini veya birilerini övmeye, onlara bağlanıp ibâdet etme ihtiyacındadır. Suyun, çukur bulduğu yere doğru akmaya başlaması gibi, insan da ALLAH'ı unutursa, birilerine doğru akmaya, ona ibâdet etmeye, bağlanmaya, övüp yüceltmeye başlar. Çünkü insan, sadece sınav olmaktadır ve yalnız ALLAH’a ibâdet/kulluk etmek için yaratılmıştır. İbâdetini ALLAH'a etmezse, başkasına edecektir. Zira onun mayasında bu vardır. (3)



Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamdetmeyen Bir Toplum Olduk


Kitabımızın ilk âyeti 'Elhamdü lillâh' diye başladığı halde; hamdi, şükrü unutan bir toplum olduk. Hamdetmek, şükretmek için nimetlerin farkında olmak lazımdır. Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine nankör ve âsî ki... Çok şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç gözlülüğün ıstıraplarıyla kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı var. Bu tabir, eskiden pek bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi. Fakirdi ama, gönlü zengindi. Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz. Dillerden şükür, zikir taşardı. 'Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.' (20/Tâhâ, 123) Hamd zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin dünyadaki cezası geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet vereni dünyada göremediği için kör olarak haşrolmak. Çözüm ise zikir ve şükürde: 'Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.' (14/İbrahim, 7)


Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis gibi kokulardan önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslamî geleneğimizde 'nasılsınız? ' sorusuna cevap 'elhamdü lillah' idi. Şimdi, beylik bir 'iyiyim'den sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan, koca karısından, kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes toplumdan, hatta müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet. İyi de, olayların güzel tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor bazı kara tablolar. Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Medine çevresinde Rasulullah ashabıyla yürürken yol kenarında bir köpek leşi görürler. Sahabe, manzaranın ve kokusunun çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca, Efendimiz, güzel bakmakla ilgili güzel bir ders verir: 'Görmüyor musunuz, dişleri inci gibi, ne güzel! ' Problem gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp, olaylara ve varlıklara ALLAH'ın nuruyla bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice güzellikler basiretle görülebilecektir. Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile, kalp gözü Mutlak Güzel'in, varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede eder. Her şey Rabbına devamlı hamdediyor (17/İsrâ, 44) . Gül açıyor, bülbül ötüyor, güneş gülümsüyor, yani varlıkların hamdi hal dillerinden anlaşılıyor. İnsanoğlu ise çok zâlim ve çok nankör (14/İbrahim, 34) . Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen nankör anlamına gelen kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.



Hamd, Hayata Gülümsemektir


Hamd insanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki nimetleri görmeye katkı sağlar. Akraba ve fakir insanları ziyaretin de hamde katkısı vardır. Hamdi artırdığı için hadis-i şeriflerde bu ziyaretlerin önemi vurgulanmıştır. Dünyevî konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi hamd ve şükre götürür. Dilimiz hamdettiği gibi, yüzümüz de her an hamdetmeli. Yüzün hamdi-şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemail kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahudilerin hainlikleri, münafıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.


Efendimiz'in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbıyla başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. 'Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız! ' (Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1) buyuran o büyük zâtın insanların içinde, çevresine huzur ve saâdet dağıtan tebessümü, hamdinin dışa yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken mü'min, içinden duâ, haşyet, takvâ, İslâm'ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, hamdettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zalumlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.

İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boşvermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslâm, insana huzur verir. Aldığı ilâhî prensipleri yaşayıp, çevreye hâkim kıldığı için Hz. Peygamber, öylesine huzur ve mutluluğu etrafına yayıyordu ki, toplumun ve çağının yüzünü güldürdü. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılâbla deviren Peygamber nizamının ve o çağın adı 'asr-ı saâdet', yani mutluluk çağıdır. Müslüman, dünyada da haseneler içindedir; etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan'dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan kabın öncelikle dolu tarafını görür. Elbette, boş tarafını görmezden gelmez; gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce kendisi doldurmaya çalışır. Devamlı karanlıklardan şikâyette bulunup kendi içini ve çevresini de karartmaz; bir mum olsun bulup yakmaya, gücü ve imkânı oranında içini ve ortamını aydınlatmaya çalışır.









Hamd Bilinciyle Hayata Bakış


Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik.


Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz, daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya görme özürlü olabilirdik. Daha da kötüsü, hakkı görmeyen, gözleri perdeli, kalbi mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu bağımlısı, alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlaksız... olabilirdik.


Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik? Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin, ibadetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli? ! Bütün bunlara hamdedilmez, şükredilmez de ne yapılır?

İnsanlar ALLAH'a layık olduğu şekilde hamdedemezler. Ancak mecaz yoluyla ve hamdle ilgili emirlere uyarak hamdetmeye çalışırlar. Çünkü ALLAH'a hamdetmek, ancak yüce Zatının gerçek mahiyetiyle bilinmesi ve O'na layık olan bir hamd ile hamdedilmesiyle mümkündür. Oysa Kur'an'da, insanların O'nu bilgi bakımından kuşatamayacakları açıkça bildirilmiştir. Nitekim Peygamberimiz, mirac gecesi Yüce ALLAH'ın 'ALLAH'a senâ et' emrine muhatap olunca 'Seni gerçek anlamıyla hamd ü senâ edemem' demesi bu gerçeğin ifadesidir. Fakat bu ilahi emre uyulmalı ve kulluk durumu açıklanmalıydı. Bunun için ALLAH Rasûlü 'Ey ALLAH'ım, Sen yüce Zâtını senâ ettiğin, medhettiğin, hamdettiğin gibisin! ' diyerek bu emre karşılık vermiştir.


Biz de Yüce ALLAH'ın 'El-hamdü lillâh deyin' (17/İsrâ, 111; 29/Ankebût, 63) emrine uyarak O'na hamdetmekle yükümlüyüz. O'nun için, ulaştığımız her çeşit nimetten dolayı “el-hamdü lillâh” demeliyiz. Hamd, sadece bir nimete karşılık değildir. Hamd, kulun nimet içinde yaşamasından dolayı iç âleminden coşan şükrandır. Bu şükran duygusunun, içinde kaynadığını hisseden müslüman için bu coşku, ALLAH'la olan en samimi bağlantıdır. Bu bağın kuvveti, dilimizin ve gönlümüzün, bütün organlarımızla uyumlu olarak hamd vazifesini yerine getirmesiyle kendini gösterir. (4)



İbâdetlerimiz ve Hamd


Ne Türkçede, ne başka herhangi bir dilde 'hamd' kelimesinin tam karşılığı yoktur. Hamd bir özgün Kur'an kavramıdır. Hamd, bütün anlamıyla ALLAH'a aittir. Çünkü övülmeğe lâyık her şey ALLAH'tandır. Zikir, şükür ve dolayısıyla dua ögelerini içeren hamd, tıpkı besmele gibi, müslümanların hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Her gün kılınan 5 vakit namazda kırk defa tekrarlanan Fâtiha sûresi hamd ile başladığı gibi, namazın girişinde okunan Sübhâneke'de, rükûdan kalkarken okunan tahmidde hamd kelimesi kullanılır. Tahiyyât'ın ilk cümlelerinde, “Salli” ve “Bârik” duâlarında, Kunut'ta, namazdan sonra çekilen tesbihlerde, ardından okunan tevhid cümlesinde, bayramlarda ve diğer bazı dinî merâsimlerde getirilen tekbirlerde senâ ve şükür manalarıyla birlikte hamd kavramı tekrarlanmaktadır. Hac ibâdetinin îfâsı sırasında her fırsatta tekrar edilmesi istenen telbiye'de de hamd yer almaktadır.


Efendimiz, Kurtarıcımız, ALLAH'a hamd ile başlanmayan her işin eksik ve bereketsiz olduğunu açıklamış (Ebû Dâvud. Edeb 18; İbn Mâce, Nikâh 19) ve aksıran her mü'minin 'el hamdü lillâh' demesini emretmiştir (Buhâri, Edeb 126) . Hamdetmeyi içeren duâları okumanın, günahların bağışlanmasına vesile olacağını ve hamdin en faziletli zikirlerden biri olduğunu açıklamıştır. Yine hamdi içeren zikirlerin sadaka yerine geçeceğini haber vermiş, duânın en faziletlisinin el-hamdü lillâh sözü olduğunu belirtmiştir (Buhârî, Ezan 155, İman 19; Müslim, Tahâret 1, Müsafirîn 84) .


Hz. Peygamber'den rivâyet edilen ve (besmeleyle birlikte) hamd ile başlamayan her önemli işin hayırsız ve bereketsiz olacağını belirten hadisin ve fiilî sünnetin etkisiyle olacaktır ki, İslâmî gelenekte bütün ciddi işlerin başında besmele çekilip hamdedilir. Bitiminde de bütün başarı ve nimetleri lutfeden ALLAH'a yine hamdedilip şükürde bulunulur. Rasülü Ekrem'in tavsiyeleri ve uygulamalarından olmak üzere konuşmalara, zikir ve dualara hamd cümlesiyle başlamak, yemeğe besmele ile başlayıp hamd ile bitirmek, aksırdıktan sonra hamdetmek gerekir.


Cuma hutbesinin her iki bölümü de hamd cümleleriyle başlar. İslâmî eserlerin ilk cümlelerini genellikle besmele ve hamdele oluşturur. Bir yazıda hamdeleye yer verilmemesi, o yazının önemli olmadığının bir işareti sayılmıştır. O yüzden müslümanların bütün resmî yazışmaları ile önemli akidlerinde besmeleden sonra hamdele zikredilirdi. Ayrıca, hamdele, müslümanların uykuya yatma, uykudan kalkma gibi günlük faaliyetlerinin başında ve sonunda zikredilen bir duâ cümlesi haline gelmiştir. (5)






Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...


Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış nimetlerin akabinde de hamd edilir ki, insanın Rabbı ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi canlı tutulsun ve yapılanlar ibadet olsun. Yemekten sonra hamd edilir ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı veren, açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı'yı görmezden, bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım. Bu konuda sünnet, yemek sonrası sofradan kalkmadan herkesin kendisinin hamdetmesi. Olayı merâsim havasına koyup, bir aracının, bir hocanın, veya içlerinden birinin hamdetmesi değil. Sünnette meşhur olan hamd ifadesi de şöyle: 'El-hamdü lillâhi’llezî et'amenâ ve sekaanâ ve cealenâ mine'l-müslimîn (Bizi doyuran, susuzluğumuzu gideren ve bizi müslümanlardan kılan ALLAH'a hamd olsun) .”


Su, çay veya meşrubat içtikten sonra hamdetmeyi de unutmamalı. Duâya başlarken ve bitirirken, derse, sohbete, kitleye konuşmaya başlarken ve bitirirken hamdetmeli. Başlangıçta hamd ile ALLAH'ın nimeti hatırlanıp, O'nun yardımı istenirken; bitişte de verdiği güce ve güzelce tamamlanan nimete karşı şükür makamında hamd edilmelidir. 'Onların duâ, dâvet ve dâvâlarının sonu 'El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn'dir.' (10/Yûnus, 10) Okumayı bitirdikten, uykudan uyandıktan, elbise giydikten sonra Rasulullah'ın hep hamdettiğini biliyoruz. Tuvalet ve banyodan sonra 'El-hamdü lillâhi'llezi ezhebe anni'l-ezâ ve âfânî min zâlik (Benden eziyeti gideren ve böylece bana âfiyet veren ALLAH'a hamdolsun) ” denilmesi tavsiye edilmiştir.


Hapşırma (aksırma) da hamd için bir vesiledir. Aksırdıktan sonra 'elhamdü lillâh' denilmesi, yanımızda bulunan insanların bize hayır duâda bulunmalarına sebep olacak olan önemli bir sünnettir. Aksıran tahmid'de bulunur. Yanındaki müslüman 'teşmit' eder, yani 'yerhamuke’llah” (ALLAH sana merhamet etsin) der. Aksıran da 'yehdînâ ve yehdîkümu’llah' (ALLAH bize ve size hidayet etsin.) diye mukabelede bulunur. 'Biriniz hapşırır ve hamdederse, ona teşmitte bulunun. ALLAH'a hamdetmezse teşmitte bulunmayın.' (Buhâri, Edeb 127; Müslim, Zühd 53) 'ALLAH hapşırmayı sever, esnemeden hoşlanmaz. Öyleyse sizden biri hapşırır ve ALLAH'a hamdederse, bunu işiten her müslüman üzerine 'yerhamuke’llah' (ALLAH sana merhamet etsin) demesi hak (bir vazife) dır. Ancak, esnemeye gelince, işte bu, şeytandandır. Biriniz namazda esneyecek olursa, imkân nisbetinde kendini tutsun ve hah diye ses çıkarmasın. Zira bu, şeytandandır, şeytan kendisine gülüyor demektir.' (Buhârî, Edeb 125, 128, Bed'ül halk 11; Müslim, Zühd 56)


Görüldüğü gibi her vesileyle hamd, ALLAH'ı hatırlayıp ona şükür tavsiye edilmiş, hayatın tüm alanlarını ALLAH doldurmuştur. Müslümanın ALLAH'tan uzak, O'ndan gafil hiçbir zamanı ve hiçbir hali olmaması istenmiştir. Böylece her yapılan eylemin ibâdet olması sağlanarak kulluk bilinci perçinlenmiştir.


Kemal derecesinde bir hamdin üç basamağı vardır. Erişilen nimetin ALLAH'tan geldiğini bilmek, O'nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü bedeninde bulunduğu sürece O'na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her nimet üç ibâdet ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele) , ortada -iş esnasında- fikir (tefekkür, ALLAH'ın nimet ve ihsanını düşünüp O'nun rızâsını istemek) ve sonunda şükür (el-hamdü lillâh demek) .



Hamd ve Günümüz İnsanı


İnsanların bir kısmı ALLAH'a hamd etmezken, bir kısmı da hamd konusunda gâfil görünmektedirler. Günümüzde insanları ALLAH'a hamdetmekten alıkoyan pek çok sebep/bahane vardır. Doymak, tatmin olmak bilmeyen, reklâm ve kötü örneklerle kamçılanan dünya hırsı, tâğûtî yönetimler, kapitalist ve emperyalist dünya düzeni, kolay yollardan zengin olma isteği, ümitsizlik, kötümserlik... hamdi unutturucu sebepler arasında sayılabilir. Kanaat etmemek, kendini kendinden daha fakirlerle değil; daha zenginlerle karşılaştırmak, maddeci dünya görüşünün sonucunda tüketim toplumunun bireyi olarak hep şikâyetçi olmak da insanı hamd ve şükürden alıkoyan sebeplerdendir. Bütün bu sebeplerle birlikte cehâlet ve gafleti de belirtmeliyiz. İnsanların, ALLAH'ın kendilerine verdiği sayısız nimetlere karşı hamdetmeyişleri bu tür sebeplerle ilgilidir. Bütün bunların çözümü için, insanın iyimser, kanaatkâr, tokgözlü, diğergâm, hamdeden, şükreden özellikler kazanması gerekir. Bu kalitede bir toplum inşâsı için de, tevhidî imana dayalı bir altyapı şarttır. ALLAH'ın nimetlerine hamd, öncelikle o nimetleri bilmekle mümkün olur. Nimeti bilenler, bu nimetlerle ALLAH'a ibâdet edilmesi gerektiğinin şuurunda olup, böylece ALLAH'a hamd edebilenlerdir.


Günümüzde bir kısım insanlar da, ALLAH'a hamdetmeyi 'ALLAH'a hamdolsun' demekten ibaret saymaktadırlar. Oysa, gerçek anlamda hamd, sahip olunan nimetleri ALLAH yolunda ve ALLAH'ın istediği şekilde kullanmakla olur. Bütün varlıklarda ALLAH'ın nimetleri vardır. Her insanda ALLAH'ın sayısız nimetleri mevcut olduğu gibi, kişilere bazı belâlar da isâbet edebilir. Belânın bulunmaması nimet; nimetin bulunmaması da bir belâdır. İşte, ALLAH'a mutlak hamd, O'nun bütün nimetlerine karşı olmalıdır. Bu da, her nimetin ve her şeyin sahibi ALLAH'a, yine ALLAH'ın istediği şekilde hamdetmekle mümkün olur.


Dille hamd, 'El-hamdü lillâh' demektir. Kalble hamd, ALLAH'ın büyüklüğünü, nimetlerini tefekkür etmek ve O'nunla beraber olabilmektir. Kalıpla (vücut organlarıyla, el ve ayakla...) yapılan hamd, nimetleri ALLAH yolunda ve ALLAH'ın istediği şekilde kullanmakla yapılır. Nimetlerin sahibini unutmayan, kendisinin emanetçi ve veznedar olduğunu bilen insan, emânete ihânet etmez. Sahibi o nimet ve emânetleri niçin verdiyse, nasıl davranmasını istediyse, O'nun tâlimatları doğrultusunda o görevleri yerine getirir.




Hamd – İman İlişkisi


ALLAH Teâlâ, insanlara devamlı yardımını bahşeder, rahmet ve keremini bol bol ihsan buyurur. Bu, O'nun lutuf ve kereminin sonsuzluğundandır. Hamdi yalnız ALLAH'a has kılmak, O'nun ulûhiyetini idrak ederek, O'ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığını kabul edip inanmaktır. Varlıklar âlemine olan mutlak hâkimiyetini kabul etmek, her şeyin en sonunda ALLAH'a varacağını idrâk etmektir. İbâdet ve itaatle ALLAH'a yönelmek, aynı zamanda ALLAH'a hamdetmektir.


Hamd, ALLAH’ı hakkıyla tanımak ve O’na tâzimdir. O yüzden imanla, tevhidle yakından ilgilidir. Bu sebepten olsa gerektir ki, hamd ve şükrün zıddı nankörlüktür. Nankörlük, nimeti ve nimet vereni örtüp görmezlikten gelmek, inkâr etmek demektir. “Nankör” kelimesi Kur’an’da “küfür” kelimesiyle aynı kökten gelen ve benzer anlamı paylaşan sözcükle karşılanır. Dolayısıyla hamd, imandır; nankörlük de küfür.


Hamd imanın bir gereğidir. Gerçek anlamda hamd, iman, ilim ve sâlih amelle yapılandır. İnsan, diliyle söylediği hamdi ve onun gerçek anlamını, kalbiyle de tasdik edince, bu hamd, imanının kuvvetlenmesini sağlar. Hamdi sadece ALLAH'a tahsis etmek, insanın O'nun emir ve yasakları doğrultusunda yaşamasını sağlar. ALLAH'a hamd, ALLAH'ın rahmetinin ve nimetlerinin genişliğine imanı da ifade eder. Bütün bunlar gösteriyor ki, hamd ile iman arasında kopmaz bir bağ vardır.


ALLAH'ın her türlü nimetini bolca tadan günümüz insanının çoğunluğu, O'na bolca hamdetmesi gerekirken; aksine ALLAH'a şirk koşacak derecede sapıklık veya isyan içindedir. Bunun en başta gelen sebebi de, Kur'an'ın getirdiği gerçeklerin ve bildirdiği hikmetlerin akıllara ve vicdanlara ilham kaynağı olamayışıdır. Kur'an'ın ilâhî hükümlerine teslim olan akıllar, hakikati anlar. O'nun eşsiz hikmetinin sesine kulak veren vicdanlar ancak doğruyu bulurlar ve gerçeği görürler. (6)


Hamde lâyık olan hiç şüphesiz yalnız yüce ALLAH'tır. Hiçbir insan ALLAH'a hamdetmese bile, O, kendisini her saniye tesbih ve senâ etmekte olan bu kâinatta, haliyle hamdedilmekte ve bütün mahlûkatın lisanıyla övülmektedir. Âhirette de hamd ALLAH'a mahsustur.






Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları


Hamd şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır) :

Hamd, ALLAH'ı tanıma, O'na ta'zim ve dua etmedir. O'na inanıp ibadet/kulluk etmedir. O yüzden hamd, imanî bir kavramdır. Düşünülerek yapılan hamd, bizdeki kulluk şuurunu canlı tutar. İnsanların ALLAH'a muhtaç olduklarını, Yüce ALLAH'ın ise, her şeyden müstağnî olduğunu, kimsenin hamdine ALLAH'ın ihtiyacı olmadığını günümüz insanı iyice kavramalı ve gerektiği gibi iman etmelidir.


Hamd, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. 'Küfür'le aynı kökten gelen nankörlüğün zıddıdır. En küçük bir iyilik yapana bile teşekkür etmeyi insanlık görevi biliyoruz. Halbuki, bizi ve bize iyilik yapanı yaratan, yapılan iyiliği, nimeti yoktan var eden, iyilik yapana bu güzel özelliği veren ve sevdiren, bizi o iyilikten zevk alacak şekilde vücuda getiren, her şeyin gerçek sahibi ALLAH'tır. Öyleyse her şeyden önce, O'na hamd etmeliyiz. Bize hediye getirmede aracı olan postacıya teşekkür edip, hediyeyi postalayan gerçek ikram sahibini unutmak uygun olur mu?


Sabahlara kadar, göz yaşıyla ıslattığı secde yerinden kalkmayan En Çok Hamdeden'e (Rasûlullah’a) , hanımı; 'Geçmiş ve gelecek günahların mağfiret olduğu halde, kendini sıkıntıya sokacak kadar niye ibadet ediyorsun? ' diye sorduğunda, şu cevabı almıştı: 'Şükreden bir kul olmayayım mı? ' Peki, bizim, bunca nimete bunca isyanla cevap verirken, şükreden, hamdeden bir kul olmaya ihtiyacımız yok mu?


'Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.' (17/İsrâ, 44) buyruluyor. ALLAH'ın bütün mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır. Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhâtap olduğumuz halde; bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamdetmeden, nasıl yaratıkların en şereflisi olacağız?


Fâtiha'ya, namaza başlarken, duâ ederken, yemekten, içmekten sonra, aksırdıktan, uyandıktan, tuvaletten sonra, konuşmaya başlarken ve bitirdikten sonra, arabaya bindikten ve kazasız belâsız indikten sonra... El-hamdü lillâh demeli, böylece en güzel, en kısa duâyı yapmış olmalıyız.


Hamd, ruhları ALLAH'a bağlayan mânevî bir bağdır. Gerçek anlamda hamd, ALLAH'la kul arasında hiçbir engele müsaade etmez. Hamd, insanı ALLAH'la devamlı irtibatı olan bir varlık haline getirir. El-hamdü lillah'ı sık sık şuurluca günlük konuşmalarımıza, güncel davranış ve eylemlerimize katık ederek, ALLAH'la bağımızı her dem tazelemeli ve kuvvetlendirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, bu bağ, bu hat koptuktan sonra, hat kopukken telefonla ses karşıya ulaşmadığı gibi, ALLAH'a ulaşmaz niyazımız, ricamız.


Hamdetmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamdedenlerden kıldığı için hamd olsun O Hamîd'e.


Ve âhıru da'vânâ eni'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin: Dâvâmızın sonu âlemlerin Rabbı ALLAH'a hamdetmektir.

fatiha bize ne anlatıyor

fatiha bize ne anlatıyor

Fatiha Sûresi’nde namaz kılan kişi, “Hamd ve övgü âlemlerin Rabb’i ALLAH’a mahsustur.’’ (Elhamdülillahi Rabbi’l-Âlemin) dediğinde Rabb’i ona seni övülmüş ve en takdir ettiğim kullarımın seviyesine hem dünyada hem ahirette çıkartacağım müjdesini sunar.

Namaz kılan kişi “O Rahman ve Rahim’dir’’ (er-Rahmanir-Rahim) dediğinde, Rabbi O’na sana bütün insanlığı sevgi ve şefkat duyguları içerisinde kuşatmayı; inanan ve inanmayan ayrımı yapmadan İlahi güzellikleri gönüllere taşımayı; sayısız nimetleri insanlara ulaştırmayı nasip eyleyeceğim müjdesini verir. Benim rahmetim, sevgi ve şefkatim bütün ruhunu saracak; iki cihan saadetine ve rahmetine mazhar olacaksın müjdesini sunar.

Namaz kılan namaz dostu “O, hesap günün sahibidir.” (Maliki yevmi’d-din) dediğinde,
Rabb’i onu hesap gününde hesaba çekmeden önce kendi nefsini hesaba çektiği için ona cennet, cemalullah ve aşkullah’ın kapılarını açacaktır. Namaz kılan kişi bu ayette kendisine ikram edilen nimetlerin gerçek sahibinin ALLAH olduğunu hatırlayarak kendisine ALLAH tarafından verilen nimetlerden dolayı kibir ve gurura kapılmamayı, başkasına ikram edilen nimetlerden dolayı haset ve kıskançlığa düşmemeyi nasip eyleyerek iki cihan saadetinin müjdesini kuluna sunar. Kibir ve gururdan temizlenen kul, şirk ve gururun mana ve sırrını hissedecek; ALLAH sevgisinde, cemalullahın zevkinde eriyecektir.

Namaz kılan namaz âşığı, “Biz yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” (iyyake na’budü ve iyyake nestaîn) dediğinde,
Rabb’i ona “Ey gönül huzuruna ermiş, tatmin olmuş nefis, sen Rabb’inden razı, O senden razı olarak dön Rabb’ine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!’’ (Fecr 89/27-30) ayetindeki müjdeyi kuluna sunar. Rabb’i o kulun gerçek dostu, o kul da Rabb’inin gerçek dostu olma şerefine nail olur. Dost dostun divanında gözyaşı dökerken hakiki dost, dostluk makamında aşkıyla onu tatmin edecek, selamıyla onu huzura erdirecektir.

Namaz dostu kişi “Bizleri doğru yola hidayet et. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet. Öfkene uğramışların ve sapmışların yoluna iletme.’’ (İhdina’s-sırata’l-müstakîm sıratellezîne en’amte aleyhim ğayri’l-mağdubi aleyhim vela’d-dâllîn) dediğinde,
Rabb’i kulunu Müslümanların teslimiyetleriyle, mü’minlerin imanlarıyla, müttakilerin takvalarıyla, ebrarların iyilikleriyle, muhsinlerin ALLAH’ı görüyormuşçasına ibadet etme coşkusuyla girdikleri cennetlere girme müjdesine nail kılar. Rabb’imiz, kalplerimizi doğru yola hidayet ettikten sonra eğriltme, bize katından bir rahmet ver. Çünkü sen ikram edenlerin en hayırlısısın (Âl-i İmran 3/8) “Ey kalpleri evirip çeviren Rabb’im kalplerimizi dinin üzere sana ulaştıran her yol üzere sabit kıl.’’ duasıyla cennet, cemalullah ve iki cihan saadetine kullarını ulaştırır.

28 Ocak 2008 Pazartesi

Kulum Beni nasıl zannederse öyleyim!

Kulum Beni nasıl zannederse öyleyim!

Rabb'imizin her şeyi bizim hesabımıza planladığını, hep bizi kurtarmaya matuf, bizi hep bir yere celbetmeye, cezbetmeye matuf olarak yarattığını görmek lazım. Namazı, orucu, haccı, zekâtı.. bela ve musibetler karşısında tavır değiştirmeden sağlam bir duruşu.. ahirete gitme isteğine rağmen O'nun emrine inkıyaden biraz daha burada kalmaya tahammül etme zorluğunu..

hepsinin bizim lehimize planlandığını görmek ve hatta kendisine mülâkî olma (kavuşma) hususunda bile durumumuzu bu çizgide ayarlamak lazım. Mülakatımızın (buluşma, görüşme) daha derince olması için "Benim burada kalmamı murat buyuruyorsan ben Sana firaka da katlanacağım. Vuslata da 'Bir miktar daha dur.' diyeceğim." deyip dünyanın boğucu atmosferini nimet bilmek lazım. Evet, bütün bunları bizim lehimize olan şeyler olarak görmeliyiz. Bu, Rabb-i Rahîm hakkında hüsnü zandır.

"Kulum Beni nasıl zannederse Ben öyleyim." hadis-i şerifini dar çerçevede anlamamalı; yani, "Beni affeden bir Rabb'im var, mağfiret eden bir Rabb'im var, iyi yola sevk eden bir Rabb'im var." bunlar hüsnü zandır. Fakat bir de hayatımız adına takdir buyurulan her şeyde, her hesapta biz esas alınmışız. Profil gibi her şey bizim üzerimize işlenmiş ve biz nazara verilmişiz. Sürekli bu yönüyle Rabb'imize bakmak, Rabb'imiz hakkındaki hüsnü zannın ifadesidir. Sizi sürgün eder, bir başkasını zindana atar, bir başkasını başka bir imtihana tâbî kılar; hep hüsnü zan etmek lazım. O gaddar (zulüm ve haksızlık yapan) değildir. Hâşâ gaddar diye bir ismi yoktur O'nun. Hattar diye de bir ismi yoktur.

Evet, her şeyin bizim için yaratıldığını fark edip Rabb'imiz hakkında hüsnü zanlı olma çok önemlidir. O'nu çok sevmek lazım. İnsan O'na delice âşık olsa hayatında en isabetli işi yapmış olur. Müslümanlar hakkında ne "dâllîn" (Fatiha, 1/7) denilmiş ne de "magdûbîn"; (Fatiha, 1/7) onlar, "sıratallezîne en'amte aleyhim" (Fatiha, 1/7) ehli olarak vasıflandırılmış. Bunu hem dua ve talep olarak söylememiz istenmiş, hem de bir hedef gösterilmiş; "Aman, sakın hidayet yolundan sapmayın. Semtine uğranılmaması lazım gelen şeylerin semtine yaklaşmayın. "İhdinassırâtal müstakîm sıratallezîne en'amte aleyhim" (Fatiha, 1/6) fırsatını da kaçırmayın."


Fethullah GÜLEN

fatihayi anlamak ve yasamak - abdullah akgul




Hasta olup doktora giden kimselere, vitamin eksikliğini gidermek için, reçeteye tonlarca portakal ve marul yazmazlar. Bunların yerine vitamin hapları kullandırırlar.

Allah kelamının tamamını ve devamlı hatırda tutmak mümkün olmadığı için, Kur'an'ın özü ve özeti olacak bir sureye ihtiyaç vardı. İşte Fatiha-i Şerif, Kur'anî esasları, genel prensipler halinde içinde toplayan mübarek bir suredir.

Hem Tevhit ve rububiyet inancını, hem ahiret ve mesuliyet manasını, hem ibadet ve istikamet programını, hem adil bir sistemin temel esaslarını, hem de batıl düşünce ve düzenlerin genel yapısını, 7 ayet içinde özetlemek ancak Allah kelâmının özelliğidir ve Kur'an'ın açık bir mucizesidir.

1-"Alemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c.) hamdolsun." Her türlü övgü ve teşekkür, gerçek anlamda Allah'a yakışır ve O'nun için yapılmalıdır. Çünkü bizi yaratan, yaşatan, her türlü ihtiyacımızı karşılayan, vücut organlarımızı ve manevi duygularımızı doyuran, nimet, lezzet ve fazilet cinsinden ne varsa hepsini bize ulaştıran O'dur. Bize iyilik ve ikramda bulunan insanlara yaptığımız teşekkürler bile Allah adınadır. Bize ulaşan nimetlerin gerçek sahibi olan Allah'ı (c.c.) unutup zahiri sebepleri yüceltmek nankörlüktür.

Rahman süresinde otuzdan fazla tekrarlanan "O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?" ayeti de varlık-sağlık, makam ve mutluluk gibi zahiri nimetleri ve yine hidayet ve istikamet, başarı ve muvaffakiyet gibi sahip olduğumuz her türlü faziletleri Allah'tan değil, kendi bilgi ve becerisinden veya başka sebeplerden bilen kimseleri bu gafletten uyarmak içindir...

O, gerçek manada hamd ü sena edilmeye layık ve müstahak olan Allah (c.c.) yalnız Müslümanların veya sadece insanların değil, canlı ve cansız bütün yaratılmışların, bilinen ve hala bilinmeyen bütün varlıkların Rabbidir.

Bütün bitki çeşitlerini, karada, havada ve denizde yaşayan tüm hayvan türlerini, kendi yaradılış amacına ve çevre şartlarına uygun yetenek ve özelliklerle yaratan...

Çekirdekten meyveli bir ağaç oluncaya... küçük bir yumurtadan tonlarca ağırlıkta bir canlı halini alıncaya kadar; basitten mükemmele doğru tedricen yetiştiren, besleyip büyüten, terbiye eden ve eğiten O'dur.

Aynı toprakta ve aynı şartlarda, her tohumun kendi cinsinden filiz vermesi ve her fidanın tadı, biçimi, rengi, vitamini, kokusu değişik meyveler sunması, koyunun süt, tavuğun yumurta, arının bal yapabilmesi hep bu Rabbani yetenek ve ilhamat sayesindedir.[1]

İnsanı da, bunca varlık arasından seçip kendi zatına halife olabilecek ve cihat ederek kuracakları örnek bir medeniyetle, yeryüzünde Allah'ı temsil edebilecek üstün yetenek ve yetkilerle şereflendiren yine O'dur.

İnsanı, görünüş olarak en güzel ve mükemmel bir biçimde yarattığı gibi, bütün duyu organlarını ve iç azalarını, çok değişik ve hayati değeri olan hizmetler için hazırlaması ve muazzam bir fabrikanın parçaları gibi üstün bir düzen ve disiplin altında çalıştırması, ruh, akıl, idrak, tefekkür, his ve nefis gibi manevi duygularla donatması da, yine Rububiyet sıfatının gereği ve tecellisidir.

İnsanların bir barış düzeni altında, huzur ve güven içinde yaşamlarını sürdürecek evrensel kanun ve kuralları koymak, adil ve asil bir nizamının temel esaslarını hazırlamak da "Rabb"liğin gereğidir. İlim, ibadet istikamet, cihat ve hizmet yoluyla insanın manevi olgunluğa doğru gelişmesi ve terbiye edilmesi de bu sıfatın bir neticesidir.

2-"Rahman'dır, Rahim'dir."

Cenab-ı Hak Zülcelâl Hazretleri, yarattığı her şeye acıyan, onları çeşitli tehdit ve tehlikelerden koruyan, yaratılışına ve yaşayışına uygun şeylerle rızıklandıran ve merhameti her şeyi kuşatan manasına, RAHMAN'dır.

Dünyada iken mü'min, kâfir ayırmadan, itaatkâr ve isyankâr olduğuna bakmadan, bütün kullarının her an imdadına koşan, ihtiyaçlarını karşılayan, insanların hayatlarını en güzel ve mükemmel şekilde sürdürecek bütün şartları hazırlayan, tövbe etmek ve hayır işlemek için ömür ve fırsat tanıyan ve suçlarımızdan dolayı hemen cezalandırmayıp bağışlayan Allah'tır.

Bu genel rahmeti yanında: iman, ibadet, ilim ve iyilik üzerinde çalışanları, şerden kaçıp hayra koşanları, batıllara karşı HAKK'ın safında çarpışanları; diğerleriyle bir tutmayacak, onları özel olarak mükâfatlandıracak ve kusurlarını bağışlayıp cennetine koyacak olan mânâsına, RAHİM'dir.

Öyle ise, RAHMAN sıfatının gereği olarak burada herkese verdiği nimet ve faziletlere aldanmamalı ve bunların birer imtihan için olduğu unutulmamalıdır. Allah rızası için ibadet ve hizmet yolunda değerlendirilmeyen ve ahiret hesabına geçirilmeyen imkan ve fırsatlar bizim için birer pişmanlık ve perişanlık sebebi olacaktır.

Bu ayetten ve özellikle "Rahman" sıfatından, şu dersleri çıkarıyoruz: kurulacak adil düzende dini, dili, milliyeti, mezhebi, geçmişi ve görüşü ne olursa olsun, kanunlara saygılı olmak şartıyla bütün vatandaşların, temel insan hak ve hürriyetlerinin korunması ve herkese insanca yaşama şartlarının hazırlanması gerektiğini, bunun yanında, özel gayret ve hizmet ehlinin başarılarının da ayrıca değerlendirilmesi ve ödüllendirilmesi lazım geldiğini öğreniyoruz.

3-"Din günün sahibidir." Bu dünyada inkarcı ve isyancıların, her türlü haksızlık ve ahlaksızlığı yapanlar ve yayanlar, gerek fert, gerek devlet olarak, insan haklarına saldıranların, hak ettikleri cezayı çekmeden ölüyor... Ve yine;

İslam'a ve insanlığa çok hayırlı hizmetler sunan, iyilik ve istikamet ehli olan nice mazlum insanlar da, layık oldukları karşılığı görmeden buradan göçüp gidiyorlar...

Demek ki, mutlak adaletin tecelli edeceği bir hesaplaşma günü vardır... Ve işte o büyük mahkemenin tek hakimi ve sahibi ise Cenab-ı Hak'tır... Herkes, her yaptığından mutlaka sorulacak ve sonunda müstahak olduğu karşılığı bulacaktır... Akıllı insan, işte bu günü düşünen ve ona göre davranan insandır.

4-"(Ya Rabbi!) Biz ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz."

İbadet; emir ve yasaklar çerçevesinde hareket etmek, hürmet ve muhabbetle hizmet görmektir.

İbadet, İslamın yapılmasını istediği şeylerin, Cenab-ı Allah'ın emrettiği ve Hz. Peygamberin öğrettiği şekilde ve samimiyetle yerine getirilmesi işidir.

Dinimizce yasaklanan ve haram kılınan her türlü günahlardan sakınmak ve nefsin kötü arzularına gem vurmak da yine ibadet ve kulluk kavramı içindedir.

Emri tutulmaya ve her halde kendisinden utanılmaya en layık olan elbette Allah'tır. Ve hükmüne uyulmaya ve kuralları uygulanmaya en müstahak olan makam yine Cenab-ı Hak'tır.

Müslüman, günde beş vakit namazda en az kırk sefer, "Biz ancak sana ibadet ederiz..." demekle, kelime-i şehadet getirmek suretiyle Cenab-ı Hak'la yapmış olduğu manevi sözleşmeyi tazelemiş olmakta, aynı zamanda canlı ve cansız putları ve tağutları çöpe atmaktadır.

"Ve biz ancak senden yardım dileriz."

Her türlü hamd-ü sena kendisine yapılan, Rahman ve Rahim olan, hesaplaşma gününün, mutlak maliki ve hakimi bulunan ve ancak kendisine tapılan ve sadece O'nun kuralları her şeyden üstün tutulan, alemlerin Rabbinden istenmez de, kimden istenir?

Çünkü tükenmez hazineler O'nun elinde ve her şey O'nun emrindedir. Her türlü derdimizi ve duamızı bilen ve her ihtiyacımıza yetişen Rabbimiz dururken, başkalarından nimet dilenen ve menfaat bekleyen ahmak değil de ne denir?

O'nun vermediğini kim bize verebilir, O'nun verdiğine ise kim mani olabilir?[2]

"Biz ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz". Ayetini inanarak tekrar eden ve bu gerçeği içine sindiren bir mü'min, artık korkaklıktan ve riyakarlıktan kurtulmuştur... Kalbi iman ve ihlasla dolmuştur. Tevekkül ve teslimiyet huzurunu bulmuştur. Basit makam ve menfaat ümidiyle zalimlere minnet ve hizmet etmek aşağılığını bırakıp, olgun ve onurlu bir yola koyulmuştur. Çevresine huzur ve güven telkin eden bir şahsiyet olmuştur.

Cenab-ı Rabbi'l-âleminin, burada "Ben" yerine "Biz" zamirini kullanması ve "Biz ancak sana ibadet eder ve Biz ancak senden yardım dileriz." Buyurması; hem müslümanların benlik ve enaniyetten uzaklaşması, hem de ferdi ve nefsi hareket etmeyip teşkilat ve cemaat halinde davranması gerektiğini, öğretmek içindir. Zaten ancak cemaat ruhuna, cihat şuuruna ve teşkilat huzuruna erenler "ben" yerine "biz" diyebilir...

5-"(Allah'ım) Bizi sıratı mustakime hidayet et."

Evet, Allah'tan istenecek en büyük dilek, bizi dosdoğru istikamet olan İslamiyet yoluna iletmesidir.

Hem dünyada hem de ahirette, gerçek mutluluğa ulaşmanın tek çaresi; dosdoğru yol olan İslamiyeti tanımak ve tabi olmaktır.

İslam'sız bütün nimetler, nikbete (ceza ve cefaya)dönüşür.

Bunun içindir ki, âyette "Ben" yerine "Biz" zamirinin kullanılması, Müslümanların, eğer saadet ve selâmet bulmak istiyorlarsa, el birliği ve teşkilat dirliği içinde gayret edip, mutlaka Adalet ortamını ve saadet nizamını gerçekleştirmeleri ve yürütmeleri gerektiğine işaret etmek içindir. Çünkü İslam, ancak âdil bir devlet düzeninde huzurla yaşanır.

6-"(Kendilerine) nimet verdiğin kimselerin (nebilerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin) yoluna (bizi hidayet et)."

Çünkü, Onlar, gerçek nimete ve saadete erenlerdi...

Çünkü onlar, zulmün kaldırılması ve adaletin hâkim kılınması için cihat edenlerdi...

Evet, Onlar bu uğurda birtakım zorluklara göğüs gerenlerdi...

"Ya Rabbi! Bizi kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet." Âyetini okuyan Müslüman, bir nevi "Onlar bu nimet ve devlete kolay konmadılar. Nice zorlu zahmet ve hizmetlerden sonra selâmete kavuştular. Biz de İslamî hürriyete ve gerçek saadete ulaşmak için onların çektikleri sıkıntılara razıyız ve hazırız." demektir.

Elbette her nimet bir külfet karşılığıdır... Saadete erenlerin nimetlerine sahip olmak isteyenler, bu yolda onların çektikleri mihnetlere de talip olmak mecburiyetindedir.

7-"Kendilerine gazap edilmiş bulunanların ve dalâlete düşüp sapıtanların (yollarının hepsinden) başka (olan İslâm nizamına kavuştur.)"

Gazap edilmiş kimseler; bile bile Hak yoldan çıkan, zulüm ve sömürü düzenleri uyduran ve insanları iman ve istikametten ayıran Siyonist kafalı kimseler ve onlar gibi düşünenler, Komünizm ve Kapitalizm gibi sistemlerdir.

Dalâlete düşenler ise, iman ve iyilik yolunu kaybedip şaşıran, yanlış ve bâtıl yollarda dolaşan Hıristiyanlar ve heveslenip onlara uyanlardır.

Yahudi ve Hıristiyan olmasa da, bile bile Hak yolu bozup değiştiren ve insanlara zulmetmeyi ve sömürmeyi amaç edinenler, şeytanın ve şehvetinin peşine düşüp helal haram, edep, haya ölçülerini terk edenler ve bunların savunduğu bozuk ve barbar düzenler, İslam'dan "gayri" olan ve Allah'ın gazabına uğrayan sapık kimseler ve sistemlerdir. Bir olan Allah'a inanan... Ahirete ve hesap vereceğine göre davranan... Her türlü haksızlık ve ahlaksızlıktan sakınan, hayırlı ve yararlı safta bulunan bütün ilahi din mensuplarına ise "Müslüman" denmektedir.

Öyle ise "Ğayril mağdubi aleyhim veleddallin" diyen bir Müslüman, "Ya Rabbi! İslam'a ve insanlığa uymayan her türlü düşünce ve davranıştan, Kur'anı dışlayan ve düşman olan sistem ve sapıklıktan, içkiyi, kumarı, faizi, fuhşu mübah ve medeniyet sayan anlayıştan ve bütün bunları İslam'dan üstün tutan mason ve münafıklardan bizi uzak tut! Onları seven ve savunan bayağı kimselerden olmak istemiyoruz. "demektedir.

Peki günde beş vakit namazda kırk sefer okuduğu Fatiha'da Allah'a bu sözü verdiği ve her türlü şeytanı zihniyet ve şahsiyetlerden uzak duracağını söylediği ve bunu istediği halde, namazdan çıktıktan sonra, tam tersine hareket eden ve ısrarla zalimlerin peşine giden bir Müslüman, kıldığı namazdan ve okuduğu Fatiha'dan ne fayda görecektir?

Hz. Peygamber (s.a.v.) "Fatihası olmayanın namazı yoktur." buyururken, okuduğu Fatiha'nın farkında ve şuurunda olmayan ve Fatiha içinde Allah'a verdiği sözde durmayan kimselere de işaret etmektedir. Fatiha-i şerifi inanarak ve anlayarak okuyabilsek ve gerçekleri kendi insanımıza hem de günde en az kırk sefer Fatiha okuyan müslümanımıza anlatabilsek, pek çok zorluğumuz ve sorunumuz zaten kendiliğinden halledilmiş demektir.



[1] Bkz. Nahl: 68-69

[2] Fatır :2